![]() |
Frantz Fanon |
Çok uzun olmayan bir zaman önce yeryüzünde iki milyar insan
vardı, bunların beş yüz milyonu insandı, bir milyar beş yüz bini de yerliydi.
Sözü birinciler söylüyor, ötekiler de öğrenince taklit ediyorlardı. Bu iki
kesim arasında küçük devletlerin kralları feodaller, baştan aşağı uyduruk bir
burjuvazi aracılık işlevi görüyordu. Sömürgelerdeki gerçek çıplaktı: “Metropol”ler
onun giysili olmasını istiyorlardı, yerlinin onları sevmiş olması gerekiyordu.
Onlar bir tür anneleriymişçesine Avrupalı elit bir yerli elit oluşturmaya
girişti, ergenlik çağındaki gençler seçiliyordu, bunların alınlarına kızgın
demir ile Batı kültürünün ilkelerinin damgası basılıyordu, ağızlarına ses
çıkartmayı engellemeyen tıkaçlar, dişlere yapışan ve dili hamur çiğnemiş gibi
yapışkan kılan büyük sözcükler tıkılıyordu.
Bu, sona erdi. Ağızlar kendi başlarına açıldılar, sarı ve
siyah sesler yine insancıllıktan söz ediyorlardı fakat artık konu bizim
insancıl olmayışımızdı. Biz bu sevimli sert eleştirileri hoşnutsuzluk duymadan
dinliyorduk. Bu önce, bizde gururlu bir hayranlık doğurdu. "Nasıl, görüyor
musunuz! Kendi başlarına konuşuyorlar! Bakın onları nasıl adam ettik!
İdeallerimizi kabul edecek olduklarından kuşkumuz yoktu, değil mi ki bizi o
ideallere sadık olmamakla suçluyorlardı”; bir kezlik, Avrupa kendi misyonuna
inandı. Asyalıları Helenleştirmişti, şu yeni, türü Greko-Latin Zencileri
yaratmıştı. Tamamen kendi aramızda hemen ekliyorduk, bırakalım ötsünler, bu
onları rahatlatır. Havlayan köpek ısırmaz.
Başka bir kuşak geldi, sorunun konumunu değiştirdi. Bu yeni
kuşağın yazarları, ozanları, inanılmaz bir sebat ile bizim değerlerimizin
onların yaşamlarının gerçekleriyle bağdaşmadığını, bu değerleri ne tümüyle
dışlayabildiklerini ne de tümüyle özümseyebildiklerini bize anlatmaya
çalıştılar. Kısacası, şunu söylemek istiyorlardı: Bizi aykırı yaratıklar haline
getiriyorsunuz, insancıllığınız bizim evrensel olduğumuzu ileri sürüyor, ırkçı
uygulamalarınız ise bizi parçalıyor. Onları rahat bir halde dinliyorduk:
Sömürge yöneticileri Hegel okumak için para almıyorlardı, ki zaten onu çok az
okuyorlardı, ancak onların bedbaht bilinçlerin çelişkilerinin sıkıntısı içinde
bulunduklarını bilmek için de bu filozofa gereksinimleri yoktu. “Ellerinden
gelen hiçbir şey yok. Dolayısıyla felaketlerini sürdürelim, bir şey yapamazlar.
Uzmanlar, onların sızlanmalarında bir hak talebi söz konusuysa bu entegrasyon
talebi olacaktır.” diyorlardı bize. Kuşkusuz onlara bu hak verilemezdi; aksi
takdirde bilindiği gibi sömürüye dayalı olan sistem yıkılırdı. Ancak onların
gözlerinin önünde şu havucu tutmak yeterliydi: Onlar dörtnala koşacaklardı.
İsyana gelince, bu konuda hiçbir endişemiz yoktu. Hangi aklı başında yerli
kalkar da Avrupa’nın üvey oğullarını yalnızca onlar gibi Avrupalı olmak için
katlederdi? Kısacası bu melankolileri cesaretlendiriyorduk ve Goncourt ödülünü
bir kezlik olarak bir Zenciye vermekte bir mahzur görmedik. Bu 1930’lar
öncesinde oldu.
Yıl 1961. Dinleyiniz: “Kısır teranelerle ya da iç bulandırıcı taklitlerle zaman yitirmeyelim. İnsandan söz etmeyi sürdürmekle birlikte, rastladığı her yerde, dünyanın her tarafında, kendi sokaklarının her köşesinde insanı katleden bu Avrupa’yı terkedelim. İşte, yüzyıllardır, bir sözde “tinsel serüven” adına, insanlığın hemen hemen tümünü zapt ediyor.” Bu yeni bir ton. Bu yeni tona cüret edebilmiş olan kim? Bir Afrikalı, Üçüncü Dünya insanı, eski sömürge. Ekliyor: “Avrupa böylesine çılgın, dengesiz bir hızla çok derin uçurumlara doğru gidiyor, ondan uzaklaşmakta yarar var.” Başka bir deyişle; Avrupa kötü. Bu hoş olmayan bir gerçek fakat hepimiz bunun böyle olduğuna sapına kadar inanıyoruz değil mi kıtadaşlarım?
![]() |
Yeryüzünün Lanetlileri |
Ancak, bir hususu belirtmek gerekir. Bir Fransız, örneğin,
diğer Fransızlara “işimiz bitik!” dediğinde -ki, 1930’lardan bu yana, hemen her
gün bu söz söylenmektedir- bu öfke ve aşk ile yanıp tutuşmuş birinin sözüdür,
söyleyen kendini tüm diğer yurttaşlarıyla bir tutmaktadır. Ve sonra genel
olarak şunu ekler: “Ne var ki…” Ne olduğu malumdur: Artık hiçbir hataya
tahammül yoktur, şayet öğütlerine harfi harfine uyulmazsa, işte o zaman ülke mahvolur.
Kısacası, bu, arkasından bir öğüdün geldiği, bir tehdittir ve bu sözler diğer
yurttaşların bu sözlere katılımı ölçüsünde daha az şoke edicidir. Fanon ise,
tersine, Avrupa’nın kendi mahvına doğru koştuğunu söylerken, bir alarm çığlığı
atıyor olmaktan çok uzaktır, o bir teşhis koymaktadır. Bu doktor ne Avrupa’yı
iflahı olmayan bir biçimde mahkum ettiğini -ki, mucizeler her zaman olmuştur-
söylemektedir, ne de ona tedavi reçeteleri sunmaktadır: Onun can çekişmekte
olduğunu belirlemektedir. Dışarıdan belirleyebildiği arazlara dayanarak onu
tedavi etmeye gelince, hayır, o bu işte yoktur. Onun kafasında başka kaygılar
vardır; Avrupa ölmüş kalmış onun umurunda değildir, Dolayısıyla, kitabı skandal
niteliğindedir. Ve şayet, hafife alarak ve hoşnutsuzlukla bu kitap “Bize ne
getiriyor!” diye mırıldanırsanız skandalın gerçek doğasını gözünüzden
kaçırırsınız. Zira gerçekten Fanon size hiçbir şey getirmediğinden, kitabı
-başkaları için çok yakıcı olmasına karşın- sizin için buz gibi soğuk kalır ve
dolayısıyla kitapla yeterince ilgilenmeyebilirsiniz. Kitapta sık sık sizden söz
edilir, fakat hiçbir zaman size hitap edilmez. Siyah Goncourtlar ve sarı Nobeller
sona ermiştir: Sömürgelere artık ödül verilmeyecek. Fransız dilini konuşan bir
eski yerli bu dili yeni gereksinimlere uygun olarak “eğip bükmekte”,
kullanmakta ve yalnızca sömürgelere seslenmektedir: “Tüm az gelişmiş ülkelerin
yerlileri birleşiniz!” Ne düşüş: Babaları için tek konuşmacılar bizlerdik,
oğullar ise bizi artık muhatap olarak bile almıyorlar, bizler yalnızca söylem
konularıyız. Kuşkusuz Fanon söz arasında bizim ünlü suçlarımıza, Setif’e, Hanoi’ye,
Madagaskar’a değiniyor, fakat onları mahkum etmeye çalışmıyor: Onları
kullanıyor. Sömürgeciliğin taktiklerini, sömürgecileri anavatanlarıyla
birleştiren ve ayıran ilişkilerin karmaşık oyununu, ortaya koyması kardeşleri
içindir; amacı onlara bizim oyunlarımızı bozmayı öğretmektir.
Kısacası, Üçüncü Dünya bu ses ile kendini keşfediyor ve
kendisine sesleniyor. Üçüncü Dünya’nın farklılıklarla dolu olduğu, orada hâlâ
köle durumundaki halkların, sahte bir bağımsızlık elde etmiş olan halkların,
hükümranlık elde etmek için çarpışmakta olan halkların, nihayet tam özgürlüğü
elde etmiş fakat emperyalist bir saldırganlığın sürekli tehdidi altında olan
halkların bulunduğu biliniyor. Bu farklılıkları sömürgeciliğin tarihsel süreci
oluşturmuştur, yani baskıların sonucudurlar. Metropol, kimi yerlerde birkaç feodali
satın almakla yetinmiştir; kimi yerlerde yönet burjuvazisi yaratmıştır, kimi
yerleri de, bir taşla iki kuş vurarak, hem sömürü hem de kendi yurttaşları için
yerleşim alanları haline getirmiştir. Böylece, Avrupa bölünmeleri, zıtlıkları
artırmış, sınıflar ve hatta kimi kez ırkçılıklar yaratmıştır, sömürge
toplumların katmanlaşmasını ve bu katmanlaşmanın artmasını sağlamaya
çalışmıştır. Fanon hiçbir şeyi gizlemiyor: Eski sömürge bize karşı mücadele
etmek için kendi kendisiyle mücadele etmek zorundadır. Ya da, daha çok, ikisi
aynı şeydir. Savaşın sıcaklığı tüm iç engelleri eritir; işadamlarından ve
kompradorlardan oluşan güçsüz burjuvazi, her zaman imtiyazlı bir konumda olan
kent proletaryası, bidon-kentlerin lümpen proletaryası, bunların tümü ulusal ve
devrimci ordunun yedek gücü olan kırsal kitlenin tutumu doğrultusunda tavır
alırlar. Zira sömürgeciliğin gelişmesini kasten durdurduğu bu ülkelerde
köylülük ayaklandığı zaman çabucak radikal sınıf haline gelir. Zira baskıyı en
yoğun biçimde yaşar ve kentlerdeki işçilerden çok daha fazla eziyet çeker.
Açlıktan ölmemesi için, en azından var olan tüm yapıların tamamen yıkılması
gerekir. Zafere ulaşıldığında ulusal devrim sosyalist olacaktır; ayaklanması
durdurulduğunda ve iktidara yerli burjuvazi geçtiğinde, yeni devlet, biçimsel
egemenliği olsa da emperyalistlerin elinde kalmış olacaktır. Katanga örneği
bunu yeterince açıklar. Üçüncü Dünya’nın birliği henüz sağlanamamıştır.
Bağımsızlığın öncesinde olduğu kadar sonrasında da, tüm sömürge halkların, her
ülkede, köylü sınıfının kumandası altında birleşmesini sağlamaktan geçen bir
girişim söz konusudur. Fanon’un Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki kardeşlerine
açıkladığı şey şudur: Ya devrimci sosyalizmi her yerde ve hep birlikte
gerçekleştireceğiz ya da eski tiranlarımız tarafından tek tek mağlup
edileceğiz. Fanon hiçbir şeyi saklamıyor, ne zayıflıkları, ne anlaşmazlıkları,
ne de gizemlileştirmeleri. Şurada hareket kötü bir başlangıç yapmış, burada,
başlangıçtaki çarpıcı başarılarının ardından hız yitimine uğramış, başka
yerlerde duraklamış ve yeniden başlaması isteniliyorsa burjuvazilerini
başlarından atmaları gerekiyor. Okuyucuyu en tehlikeli yabancılaşmalara-lider
(örneği) kişilik kültüne, Batı kültürüne ye aynı şekilde geçmişteki Afrika
kültürüne dönüşe karşı sertçe uyarıyor. Zira gerçek kültür devrim kültürüdür,
yani devrim sırasında sıcağı sıcağına gelişen kültürdür. Fanon yüksek sesle
konuşuyor, biz Avrupalılar onu duyabiliyoruz: Elinizde tuttuğunuz bu kitap
bunun kanıtıdır. Peki, Fanon sömürgeci güçlerin onun içtenliğinden
yararlanabileceklerinden korkmuyor mu?
Hayır, Fanon hiçbir şeyden korkmuyor. Zaten bizim
yöntemlerimiz çürümüş, bazen kurtuluşu geciktirebilirler, fakat önleyemezler ve
yöntemlerimizi değiştirebileceğimizi de düşünmeyelim, yeni-sömürgecilik
(neo-colonialisme), Metropollerin bu tembel düşü, artık boştur. “Üçüncü Güçler”
yoktur ya da varsalar bile bunlar zaten sömürgeciliğin iktidara geçirmiş olduğu
bidon-kent burjuvazileridir. Yalanlarımızı birbiri ardından açığa çıkarmış olan
bu iyice uyanmış dünyada bizim Makyavelizm’imizin artık yapabileceği pek bir
şey yok. Sömürgelerdeki adamlarımızın bir tek çareleri vardır: Güçleri
kalmışsa, şiddet kullanmak; yerlinin de yapacağı bir tek seçim var: Ya kölelik
ya da hükümranlık. Bu kitabı okuyup okumamanız Fanon’a ne yazar. O bu kitabı
eski hilelerimizi kardeşlerinin gözlerinin önüne sermek için yazmıştır, yapacak
başka hilelerimizin kalmadığından da emindir. Kardeşlerine diyor ki: “Avrupa
pençelerini kıtalarımıza geçirdi, bu pençelere onları çekene kadar vurmalıyız;
çağımızın bizim yararımıza olan bir yönü şu ki: Bizerta’da, Elizabethville’de,
ya da Cezayir Bledin’de olan biten her şeyden tüm yeryüzünün haberi oluyor.
Bloklar karşıt tarafları tutuyorlar ve birbirlerini kolluyorlar, bu durumdan
yararlanalım, tarihte yerimizi alalım ve bu yerimizi alışımız tarihi ilk kez
evrenselleştirsin. Savaşalım, başka silahımız olmasa bile çakı bıçağımız bize
yeter.”
Avrupalılar bu kitabı açıp içine girin. Karanlıkta birkaç
adım attıktan sonra gece vakti bir ateşin çevresinde toplanmış olan yabancıları
göreceksiniz; yaklaşıp onları dinleyin, zira onlar ticaret merkezlerimize ve
onları koruyan kiralık askerlere ne yapacaklarını konuşuyorlar. Belki sizi
görecekler, fakat seslerini bile alçaltmadan kendi aralarında konuşmaya devam
edecekler. Bu kayıtsızlık size dokunacak: Onların babaları, o gölge yaratıklar,
sizin yaratıklarınız, ölü ruhlardılar, onlara ışık verenler sizdiniz, yalnızca
sizinle konuşurlardı, siz bu zombilere yanıt vermek zahmetine girmezdiniz.
Onların oğulları ise sizi görmezden geliyorlar; bir ateş onları ısıtıyor ve
aydınlatıyor, bu ateş sizinki değil. Şimdi, saygılı bir uzaklıkta duran siz,
kendinizi karanlık içinde, soğuktan ürperir, olarak duyumsayacaksınız. Herkesin
sırası gelir; içinden yeni bir şafağın doğacağı bu karanlıklardaki zombiler bu
kez de sizlersiniz. Bu durumda, bu kitap bizim için yazılmamış, onu niçin
okuyalım, pencereden fırlatıp atalım diyeceksiniz. Bu kitabı okumak için iki
neden var. Birincisi şu: Fanon kardeşlerine sizi açıklıyor ve onlara bizi
kendimize yabancılaştıran mekanizmayı gösteriyor: Nesnel gerçekliğin ışığında
kendinizi keşfetmeniz için bundan yararlanın. Kurbanlarımız bizi kendi yara ve
zincirlerinden tanıyor ve onların tanıklığını çürütülemez kılan da işte bu.
Kendimizi ne hale soktuğumuzu kavramamız için onları ne hale soktuğumuzu bize
göstermeleri yeterli. Bunun bir yararı olur mu? Evet, zira Avrupa batmak
tehlikesiyle karşı karşıya. Fakat, yine diyeceksiniz ki, biz anavatanda
yaşıyoruz ve aşırılıkları onaylamıyoruz. Bu doğru, siz sömürgecilerden
değilsiniz, fakat onlardan daha iyi de değilsiniz. Onlar sizin öncülerinizdi;
onları denizaşırı yerlere gönderen sizdiniz, onlar da sizi zengin ettiler. Çok
fazla kan dökerlerse, onlara sahip çıkmayacağınız hususunda onları uyardınız.
Bu şuna benzer: Devletler de diğer ülkelerde ajitatörler, provokatörler ve
casuslar beslerler, fakat yakalandıklarında onlara sahip çıkmazlar. Bu denli
liberal, bu denli insancıl, olan ve kültüre olan sevgisini, tutkusunu,
yapmacıklığa dek vardıran sizler, sizin sömürgelerinizin olduğunu ve bu
sömürgelerde sizin adınıza insanların katledildiğini unutmuş gibi
görünüyorsunuz. Fanon yoldaşlarına -içlerinden bazılarına, özellikle de,
fazlasıyla batılılaşmış olanlarına- anavatan halkının sömürgelerde ki
adamlarıyla dayanışmasını anlatıyor. Bu kitabı okumak cesaretini gösterin: Bu
öncelikle sizi utandıracaktır ve Marx’ın söylemiş olduğu gibi, utanmak devrimci
bir duygudur. Görüyorsunuz ki, ben de öznel yanılsamalardan kendimi
kurtaramıyorum; ben de size “her şey yitirilmiş, ne var ki…” diyorum. Bir
Avrupalı olarak düşmanın kitabını çalıyor ve bu kitaptan Avrupa için bir
kurtuluş çaresi çıkarıyorum. Bundan yararlanın. Ve işte ikinci neden; Sorrel’in
faşist saçmalıklarını bir yana bırakırsanız, Fanon’un, Engels’ten bu yana,
tarih süreçlerini gün ışığına çıkaran ilk kişi olduğunu görürsünüz. Mutsuz bir
çocukluğun ya da gözü dönmüşlüğün onda acayip bir şiddet arzusu yaratmış
olduğunu falan da zannetmeyin; Fanon sadece durumu yorumluyor, o kadar. Fakat,
bu onun liberal ikiyüzlülüğün sizden sakladığı ve hem onu hem de bizi ortaya
çıkarmış olan diyalektiği aşama aşama ortaya koymasına yeterlidir. Geçtiğimiz
yüz yılda, burjuvazi, işçileri aç gözlü isteklerinin etkisiyle yoldan çıkmış,
gözü doymaz yaratıklar olarak gördü: fakat, bu korkunç vahşilere kendi türümüze
dahil olarak kabul etmeye özen gösterdi: Onlar da insan ve özgür olmasaydılar
iş güçlerini nasıl özgürce satabilirlerdi. İngiltere’de olduğu gibi, Fransa’da
da, hümanizm evrensel olduğunu ileri sürer.
Zorla çalışmak ise bunun tam tersidir. Hiçbir sözleşme
yoktur, üstelik gözdağı vardır ve bu da baskıyı oluşturur. Deniz aşırı
yerlerdeki askerlerimiz anavatanın evrenselciliğini yadsıyarak, insan türüne “numerus
clausus”u uygularlar Kimse, suç işlemiş olmaksızın, kendi benzerini
köleleştiremeyeceği, soyamayacağı ya da öldüremeyeceği için, yerlilerin insanın
benzeri sayılamayacağı ilkesini koyarlar. Vurucu güçlerimize bu görüşü
uygulamaya geçirtmek misyonu verilmiştir. Sömürgecinin onlara yük hayvanı
muamelesi edişini haklı kılmak için, ilhak edilmiş toprakların insanlarını
gelişmiş maymunlar düzeyine indirgemek emri verilmiştir.
Sömürgelerdeki şiddet bu köleleştirilmiş halkı sindirmeyi
amaçlamakla kalmaz, aynı zamanda onları insanlıktan çıkarmayı da amaçlar. Onların
geleneklerini yok etmek, onların dillerinin yerine kendi dilimizi geçirmek ve
kendi kültürümüzü bile vermeden onların kültürünü yok etmek için her şey
yapılır; aşırı yorgunlukla sersemleştirileceklerdir. Gıdasız ve hasta
durumdayken bile hâlâ güçleri kalmışsa, gerisini korku halleder; tüfekler
yerlilere çevrilir, siviller gelip onların topraklarına yerleşirler ve onları
kırbaç tehdidiyle toprağı onların adına işlemeye zorlarlar. Yerli direnirse,
askerler ateş açar ve yerli ölü bir adam olur; boyun eğerse kendini küçültür,
artık insan değildir; utanç ve korku karakterini zedeleyecek ve kişiliğini
paramparça edecektir. Bu iş uzmanlar tarafından sertlikle yürütülür; “Psikolojik
tedavi”ler yeni ortaya çıkmadı. Beyin yıkama da öyle. Yine de, bu denli çaba
harcamalarına rağmen, amaçlarına hiçbir yerde ulaşamadılar: Ne zencilerin
ellerinin kesildiği Kongo’da, ne de, yakın zamana dek, itirazcıların (yani,
asilerin) dudaklarının, kilit vurmak amacıyla, delindiği Angola’da. Bir insanı
hayvanlaştırmanın olanaksız olduğu söylemiyorum, yalnızca onu yeterince
zayıflatmadan bu amaca ulaşılamayacağını söylüyorum. Dayak hiçbir zaman yeterli
değildir, açlığı daha da artırmak gerekir. Kölecilikte bu durum sorun yaratır:
Zira kendi türünüzden birini ehlileştirdiğiniz zaman, ondan alacağınız verim
düşer ve ona ne kadar az verirseniz verin ondan alacağınızdan daha fazlasını
götürür. Bu nedenle, sömürgeciler ehlileştirmeyi yarıda kesmek zorunda
kalırlar: Sonuçta, ortada, yine, ne insan ne de hayvan, sadece yerli vardır.
Dövülmüş, kötü beslenmiş, (yalnızca belirli bir dereceye kadar) korkmuş olan
yerli, ister siyah, ister sarı ya da beyaz olsun, hep aynı karakter
özelliklerini gösterir. Tembeldir, içten pazarlıklıdır, hırssızdır, neyle
yaşadığı belli değildir, yalnızca şiddeti tanır.
Zavallı sömürgeci, işte çelişkisi apaçık ortada:
Yağmaladıklarını öldürmek zorunda. Fakat, bu olası değildir, zira onları
sömürmesi gerekiyor. Soykırım düzeyinde katliam yapamadığı, hayvanlaştırmaya
varan kölelik düzenini kuramadığı için kontrolü elinden kaçırır, işler tersine
döner ve şaşmaz bir mantık gereğince, gidişat onu sömürgesinden yoksun kalmaya
kadar götürür.
Bu hemen olmaz. Başlarda Avrupalının egemenliği sürer.
Avrupalı savaşı çoktan yitirmiştir, fakat bunun farkında değildir; yerlilerin
artık onun bildiği yerliler olmadığını henüz bilmez; onu konuşurken duyarsanız,
sanki yerlilerin içinde kök salmış kötülüğü yok etmek ya da bastırmak amacıyla,
onlara kötülük ettiğini zannedersiniz; ve üç kuşak sonra bu kötülük içgüdüleri
artık bir daha oluşmayacaklardır. Hangi içgüdüler? Köleleri efendilerini
öldürmeye zorlayan içgüdüler mi? Efendi, yerlide, kendisine yöneltilmiş olanın
kendi acımasızlığı olduğunu göremiyor mu? Bu ezilmiş yerlilerin vahşiliğinde,
onların iliklerine dek işlemiş olan ve kurtulamadıkları, kendi sömürgeci
vahşiliğini görmüyor mu? Bunun nedeni basittir: Mutlak güce sahip olmasıyla ve
bunu yitirmek korkusuyla, çıldıran bu zorba varlık bir zamanlar insan olduğunu
artık pek anımsamıyor; kendisini bir tüfek ya da kırbaç sanıyor, “aşağı ırk”ların
ehlileştirilmesini onların reflekslerini koşullayarak sağlayacağına inanıyor.
Ancak, insan belleğini ve onun silinmez anılarını unutuyor ve sonra, özellikle,
belki hiç bilmediği bir şey daha var. Biz, ancak başkalarının bizde
yarattıklarını derin ve kökten biçimde olumsuzlayarak biz oluruz. Üç kuşak mı
demiştik: İkinci kuşak daha dünyaya gözünü açar açmaz babasının nasıl
dövüldüğünü görür. Psikiyatri diliyle “travmatize” olur. Yaşam boyu. Fakat, bu
sürekli yenilenen saldırılar onları boyun eğmeye yöneltseler bile, aynı
zamanda, bundan çok uzak olarak, onları Avrupalının er ya da geç bedelini
ödeyeceği bir çelişki içine de sokar. Bundan sonra, ehlileştirilme sırası
ikinci kuşağa da geldiğinde, utanç, açlık ve acının ne olduğunu
öğrendiklerinde, gücü uygulanan şiddetin derecesine eşit olan volkanik bir öfke
uyanır içlerinde. Onların şiddetten başka hiçbir şeyden anlamadıklarını mı
söylediniz? Elbette öyle: Önceleri bu yalnızca sömürgecinin şiddetidir, fakat
kısa süre sonra yalnızca onların şiddeti olur; yani, şiddet -aynaya bakınca
yansımamızı görmemiz gibi- geri teper. Yanılmayın sakın, bu çılgınca öfkeyle,
bu acımasızlıkla ve kin ile, bu sürekli bizi öldürmek isteğiyle, gevşemekten
korkan kasların bu sürekli gerginleşmesiyle insanlaşır onlar: Onları yük
hayvanı yapmak isteyen sömürgeci sayesinde ve ona karşı. Henüz soyut haldeki
nefret, bu kör nefret onların tek hazinesidir. Efendi bunu davet etmiştir, zira
onları hayvanlaştırmak ister, fakat bu nefreti kırmayı başaramaz, zira
çıkarlarına ters düştüğü için yarı yolda durur. Bu yüzden, bu kötü yerliler
onlarda hayvan konumunu reddetmek biçimine dönüşen, ezenin hem güçlü hem de
güçsüz oluşu sayesinde halâ insandırlar. Bunun ardından geleni biliyoruz;
elbette yerliler tembeldir, bir tür sabotajdır bu. Sinsidirler, hırsızdırlar;
kuşkusuz, bu küçük hırsızlıkları henüz örgütlenmemiş olan bir direnişin
başlangıcına işarettir. Ancak, bu aşamada, daha ileri gidenler de vardır:
Aralarında, silahların önüne silahsız olarak atılarak kendilerini kanıtlayanlar
da vardır; bunlar onların kahramanlarıdırlar ve diğerleri Avrupalıları
öldürerek kendilerini insan yaparlar, bunlar vurulur: Haydut ve şehit, onların
çektikleri acı dehşet içindeki kitlelerin ruh halini yüceltir.
Evet, dehşet içinde; bu yeni aşamada sömürge saldırganlığı
yerliler arasında bir terör akımı biçiminde içe döner. Bunu söylerken yalnızca
bitmez tükenmez baskı araçlarımızla karşılaştıkları zaman duydukları korkuyu
değil, fakat aynı zaman da kendi öfkelerinin içlerinde yarattığı korkuyu da
kastediyorum. Bir yanda onlara yöneltilmiş olan silahlarımız, öte yanda bu
ürkütücü içgüdüler, bu ruhlarının derinliklerinden gelen ve her zaman farkında
olmadıkları öldürme arzuları arasında sıkışıp kalmışlardır; zira, öncelikle, bu
onların şiddeti değil, bizim şiddetimizdir ve bu ezilen yaratıkların ilk eylemi
de onların ve bizim ahlak anlayışımızın lanetlemiş olduğu ancak yine de onların
insanlığının son barınağı olan bu itiraf edilemez öfkeyi derinlere gömmektir.
Fanon’u okuyun: Onların güçsüzlük döneminde, çılgınca öldürmek isteğinin
yerlilerin kollektif bilinçaltının ifadesi olduğunu göreceksiniz.
İçte tutulan bu öfke dışa yöneltilerek patlama yapamazsa o
ezilen yaratıkların kendilerini yok eder. Kendilerini kurtarmak için
birbirlerini bile katlederler. Kabileler gerçek düşman ile karşı karşıya
gelemedikleri için birbirleriyle savaşırlar -ve sömürge politikasının da bu
düşmanlıkları körüklediğinden emin olabilirsiniz; kardeşine bıçak çeken bir
insan onu öldürmekle ortak alçalmalarının nefret uyandıran görüntüsünü ortadan
kaldırdığını düşünür; yadsıdıkları insanlıktan çıkma sürecini kendi
istekleriyle hızlandıracaklardır. Sömürgenin eğlenen bakışları altında,
doğaüstü engeller koyarak, bazen eski ve ürkütücü mitleri canlandırarak, bazen
de kendilerini dinsel törenlere yönelterek, kendilerine karşı en büyük
önlemleri alacaklardır: Saplantılı bir insan bu şekilde -her an onu meşgul eden
bazı saplantılara sığınarak- en derin gereksinimlerinden kaçar. Dans ederler,
bu onları meşgul eder, kaslarının acı veren gerginliğini gevşetir; üstelik dans
dile getiremedikleri hayır sözcüğünü ve işleyemedikleri cinayetleri, çoğu zaman
onlar farkında olmaksızın, gizlice dile getirir. Bu son çareye -kendinden
geçmeye, vecd haline girmeye- bazı bölgelerde başvurulur. Eskiden, bu basit bir
dinsel uygulamaydı, iman sahibinin kutsal ile olan bir iletişim tarzıydı; şimdi
ise aşağılanma ve umutsuzluğa karşı bir silah olarak kullanılmaktadır. Kutsal
ruhlar onları trans haline geçirerek sakinleştirir. Bu yüksek zatiyetler onları
aynı zamanda korurlar: Yani, sömürgeleşmiş halk, sömürge yabancılaşmasına karşı
kendini dinsel yabancılaşma ile korur. Sonuçta ortaya eşi benzeri olmayan bir
durum çıkar: İki yabancılaşma birbiriyle kaynaşır ve birbirini güçlendirir.
Bazı psikozlarda sürekli aşağılanmaktan bıkkın düşmüş olan hezeyanlı kişi günün
birinde kendisine iltifatlar yağdıran bir meleğin sesini duymaya başlar; fakat,
kuşkusuz aşağılanmalar sona ermiş değildir: Ancak, kutlamalar ile dönüşümlüdür.
Bu bir savunmadır, fakat aynı zamanda da onların serüveninin sonudur; kişilik
parçalanmıştır ve hasta deliliğe doğru gider. Şunu da ekleyelim ki, özellikle
seçilmiş birtakım bedbahtlarla ilişkili olan ve yukarıda sözünü etmiş olduğum,
bir diğer tasallut türü daha vardır: Batı kültürü. Diyebilirsiniz ki, ben
onların yerinde olsaydım kutsal ruhlarımı Batılıların Akropolis’ine yeğlerdim.
İyi: Anladınız. Ancak tamamen değil, zira siz onların yerinde değilsiniz. Henüz
değilsiniz. Yoksa, onların seçme haklarının olmadığını bilirdiniz, her ikisini
de kabul etmek zorundalar. İki dünya: Bu iki tasallut demektir; bütün gece dans
ederler ve şafakta ayine katılmak için kiliseleri doldururlar: Yarık günden
güne büyür. Düşmanımız kardeşlerine ihanet edip bizim işbirlikçimiz oluyor;
kardeşleri de aynı şeyi yapıyor. Yerlilik sömürgecinin sömürgeleştirilmiş
halkta, o halkın rızasıyla, oluşturduğu ve sürdürdüğü nevrozdur.
![]() |
Jean-Paul Sartre |
İnsanlık sıfatını aynı zamanda hem kabul etmek hem de
yadsımak: Bu çelişki patlayıcıdır. Ve patlar da. Bunu benim kadar siz de
biliyorsunuz. Çok kritik bir zamanda yaşıyoruz. Artan doğum oranı daha fazla
kıtlık yarattığı zaman, dünyaya yeni gelenlerin yaşamaktan ölmekten daha çok
korktukları zaman, şiddetin fırtınası herşeyi yerle bir eder. Cezayir’de,
Angola’da, Avrupalılar görüldükleri yerde katlediliyorlar. Bu bumerang
zamanıdır, şiddetin üçüncü zamanıdır: Bizim üzerimize geri döner, bizi vurur ve
bu kez de, yine, bunun bizim şiddetimiz olduğunu öncekilerde olduğundan daha
fazla kavramış olmayız. Liberaller aptallaşmış halde kalırlar: Yerlilere karşı
yeterince nazik olmamış olduğumuzu, onlara mümkün olduğu ölçüde bazı haklar
tanımamış olduğumuzu oysa bunun daha doğru ve daha temkinli bir tutum olduğunu
kabul ederler: Onların en çok istedikleri, onları himayesiz ve sürüler halinde,
bu çok kapalı kulübe, bizim türümüze, kabul etmemizdi ve işte bu vahşice ve
çılgın patlama onları kötü sömürgecilerden farksız kılıyor. Anavatan solu
utanmıştır: Yerlilerin gerçek kaderini, amansız bir baskıya maruz kalmış
olduklarını kabul etmekte, onların isyanlarını mahkûm etmemektedir, zira bizim
bu isyanı kışkırtmak için her şeyi yapmış olduğumuzu bilmektedir. Ancak, yine
de bazı sınırların bulunduğunu, bu gerillaların yüreklerinde şövalyelik
tutkusunun bulunduğunu göstermelerinin gerektiğini; bunun onların kendilerinin
de insan olduklarını kanıtlamalarını sağlayacak en iyi olanak olduğunu düşünür.
Sol, kimi kez, onları uyarır: “Çok ileri gidiyorsunuz, sizi artık
desteklemeyeceğiz.” Yerliler bu uyarıya aldırış etmezler: Destekleri onların
olsun. Savaşları başladığında şu katı gerçeği görmüşlerdir: Onlardan hepimiz
yararlandık, kanıtlamaları gereken hiçbir şey yok, kimseye yaranmaya
çalışmayacaklar. Bir tek görev, bir tek amaç var: Sömürgeciliği eldeki tüm
olanakları kullanarak yok etmek, ve içimizden en ileri görüşlü olanlar,
gerektiğinde bunu kabul etmeye hazırdırlar, fakat bu güç sınavında aşağılık
insanların bir insanlık bildirgesi koparmak için tümüyle insanlık dışı
vasıtalar kullandıklarını görmezlik edemiyorlar: Öyleyse, bu hak onlara en kısa
sürede verilsin ancak onlar da barışçı girişimlerle bunu hak etmeye gayret
etsinler. Soylu ruhlarımız ırkçıdır.
Fanon’u okumak onlara yararlı olur: Fanon bu bastırılamayan
şiddetin ne saçma bir fırtına, ne vahşi içgüdülerin ayaklanması ve hatta ne de
küskünlüğün sonucu olduğunu mükemmel bir biçimde göstermektedir: Bu şiddet
insanın kendini yeniden oluşturmasıdır. Şu gerçeği sanıyorum, bir zamanlar
kavramıştık, sonra unuttuk; şiddetin izlerini hiçbir kibarlık silemez, onları
yalnızca şiddet yok edebilir ve sömürge sömürgelik nevrozundan ancak
sömürgeciyi silahla kovduğunda kurtulur. Öfkesi taştığı zaman masumluğunu
tekrar bulur ve kendi benliğini yarattığı ölçüde kendini tanır; uzaktan, biz
onun savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz, fakat bu savaşın kendisi
giderek savaşanın kurtuluşuna yol açar, kendisindeki ve kendisinin dışındaki
sömürgesel karanlıktan yok eder. Bu savaş başından beri amansızdır. Ya dehşete
düşülür, ya da dehşete düşüren taraf olunur: Yani ya bozuk ve tutarsız bir
yaşamın çözülmelerine kapılınır ya da doğal birliğe sahip olunur. Köylülerin
eline silah geçtiği zaman eski efsaneler söner ve yasaklamalar, engeller, birer
birer devrilir; bir savaşçının silahı onun insanlığıdır. Zira isyanın ilk
aşamasında öldürmek gerekir: Bir Avrupalıyı öldürmek bir taşla iki kuş
vurmaktır; aynı zamanda hem bir ezeni hem de bir ezileni yok etmektir. Sonuçta
ortada bir ölü insan ve bir özgür insan olur; sağ kalan ilk kez ayaklarının
altında ulusal bir toprağın varlığını duyumsar. Artık ulus ondan (onun
bilincinden) uzak olan bir kavram değildir, öyle ki, özgürlüğü ile ulus içiçe
girmiştir. Ancak, ilk şaşkınlıktan sonra sömürgeci ordusu saldırıya geçer: Ya
birleşilecektir ya da sömürgeci ordusunun katliamı sonucunda yok olunacaktır.
Kabilesel anlaşmazlıklar ortadan kaldırılır: Öncelikle, devrimi tehlikeye
atacaklarından dolayı ve sonra da şiddeti yanlış düşmana yöneltmiş olmaktan
başka bir işe yaramayacaklarından dolayı. Kongo’da olduğu gibi, bu
anlaşmazlıklar sürüp giderse bu onların sömürgecilik ajanlarınca körüklenmekte
olmalarından dolayıdır. Ulus harekete geçer: Afrika’nın hangi bölgesinde olursa
olsun, savaşan diğer kardeşleri her kardeşin ulusudur. Onların kardeşlik
sevgileri size duydukları kinin tersidir: Her biri sömürgeci öldürmüş oldukları
ve fırsat düştüğü her an da öldürebilecek oldukları için kardeştirler. Fanon
okuyucularına “kendiliğindenliğin” sınırlarını, “örgütlenme”nin gerekliliğini
ve tehlikelerini göstermektedir. Ancak, davanın azameti ne olursa olsun,
girişimin her aşamasında devrimci bilinç derinleşir. Son kompleksler de yok
olur, birisi gelsin de bize Cezayir Kurtuluş Ordusu (ALN) askerinin “bağımlılı”
kompleksinden söz etsin bakalım. Gözündeki perdeden kurtulan köylü
gereksinimlerinin bilincine varır: Daha önce o gereksinimlerin peşinde koşmaya
kalkışmak onu öldürtmek için yeterliydi ve dolayısıyla onları bilmezden gelmeye
çalışırdı, fakat artık onların sonsuz gereksinimler olduklarını keşfeder. Bu
halkın savaşında, ki beş yıl, Cezayir’deki gibi sekiz yıl, sürebilir, askeri,
politik ve sosyal gereklilikler birbirinden ayırdedilemez. Savaş, yalnızca
komuta ve sorumluluk konusunu koyarak, barışın ilk kurumları olacak olan yeni
yapılar kurar, işte yeni geleneklerine varıncaya dek oluşturulan insan, her gün
ateş altında doğan bir yasayla meşrulaştırılan korkunç bir “bugün”ün
gelecekteki kızları; öldürülen, denize dökülen ya da asimile edilen son
sömürgeci ile birlikte bu azınlık türü de -yerini sosyal kardeşliğe bırakarak-
yok olur. Ve bu da yetmez: Bu savaşçı tüm aşamaları kat eder; zira siz de kabul
edersiniz ki, yaşamım, eskiden olduğu gibi, anavatanın (bu kez yaşlanmış) bir
sakini olmak için tehlikeye atmamıştır. Sabırlılığına bakınız: Belki, kimi kez,
yeni bir Dien-Bien-Phu?nun hayalini kuruyor, fakat buna gerçekten inandığını da
sanmayın: O, yoksulluğunun içinde, iyi silahlanmış olan zenginlere karşı
savaşan bir dilencidir. Kimi kez kesin zaferler bekleyerek ve çoğu kez de hiç
bir şey beklemeyerek rakiplerini iyice zorluyor. Bu mücadele korkutucu kayıplar
vermeksizin? olmaz: Sömürgeci ordusu vahşileşir: Mimlemeler, temizlik
harekatları, nüfusun başka yerlere gönderilmesi, sınır dışı etmeler başlar ve
kadınlar ile çocukların da öldürüldüğü olur. Yerli bunu bilir: Bu yeni insan
insanlık yaşamına sondan başlar: Kendisini gücül olarak ölü kabul etmektedir,
öldürülecektir: Söz konusu olan bir ölüm tehlikesi değidir, öldürüleceğinden
emindir, bu gücül ölü karısını, oğullarını yitirmiştir, o kadar çok insanı can
çekişirken görmüştür ki ya zafer ya ölüm der: Zaferi yitirip de sağ kalmaktansa
ölmeyi yeğler; başkaları zaferin tadını çıkaracaklardır, fakat o değil, zira o
çok fazla bıkkındır. Fakat, bu yürek yorgunluğu inanılmaz bir cesaretin
temelinde yer alan birşeydir. Biz insanlığımızı umutsuzluğun ve ölümün
berisinde buluyoruz, o ise işkencelerin ve ölümün ötesinde bulur. Biz rüzgâr
ektik, biçtiğimiz fırtına o oldu. Şiddetin çocuğu olarak o, insanlığını her an
şiddetten alır: Biz onun sırtından insan olmuştuk, o da kendisini bizim
sırtımızdan insan yapar.
Başka bir insan: Daha iyi nitelikli.
Fanon burada durur. Yolu göstermiştir: O savaşanların
sözcüsüdür, birlik, Afrika kıtasının tüm anlaşmazlıklara ve tüm bölünmelere
karşı birleşmesi, çağrısını yapmıştır. Amacına ulaşıldı: Sömürgelikten kurtuluş
tarihsel olgusunu bütünüyle anlatmak isteseydi bizden söz etmesi gerekirdi:
Kuşkusuz, onun niyeti hiç de bu değil. Fakat, Fanon’un kitabının kapağını
kapattığınız zaman, kitap, yazarına rağmen, içinizde varlığını sürdürür; zira
biz ayaklanan halkların gücünü hissediyoruz ve ona güç ile yanıt veriyoruz.
Dolayısıyla, şiddetin yeni bir süreci oluşuyor ve bu kez, sözkonusu edilmesi
gerekenler biziz, zira bu şiddet sahte yerlinin onun vasıtasıyla değişmesi
ölçüsünde bizi de değiştiriyor. Herkes istediği gibi düşünebilir. Yeter ki
düşünsün: Fransa?dan, Belçika?dan, İngiltere?den indirilen darbelerle
sersemlemiş olan bugünün Avrupasında aklın en ufak bir sapması bile
sömürgecilik suçunda işbirlikçi olmaktır. Bu kitabın önsöze hiç gereksinimi
yoktu, zira bize hitap etmiyor. Yine de, tartışmayı sonuçlandırmak için bir
önsöz yazdım; biz Avrupalılar da sömürgecilikten kurtarılıyoruz: Demek
istiyorum ki, her birinin içindeki sömürgeci kanlı bir işlem ile söküp
atılıyor. Cesaretimiz varsa kendimize bir bakalım ve başımıza ne geldiğini
görelim.
Yorumlar
Yorum Gönder