11 Kasım 2017 Cumartesi

Marx'ın Üç Sözü - Maurice Blanchot

Marx'ta, hep kendi söylediklerinden gelen, üç tür sözün biçim ve güç aldığını görüyoruz; bunların hepsi gereklidir, ama birbirlerinden ayrıktırlar ve birbirlerine karşıt olmaktan da fazla bir şey: yan yana konmuşlardır. Onları bir arada tutan uyumsuzluk öyle bir istem çoğulluğuna işaret etmektedir ki Marx'tan beri herkes, kendini bu çoğulluğa boyun eğmiş hissetmekten kaçınamamaktadır, kendini her şeyden kaçınmaktaymış gibi gördüğü durumlar dışında.
1. Bu sözlerden ilki dolaysız ama uzundur. Bu sözün içinde Marx, "düşünce yazarı" olarak ortaya çıkmaktadır; gelenekten çıkmış bir söz olarak, felsefi logos'tan yararlanmakta, Hegel'den alınmış ya da alınmamış (bunun bir önemi yok) büyük isimlerden yardım almakta ve kendini, düşünüş unsuru içinde özümlemektedir. Bu söz, içinde bütün logos tarihi kendini vurguladığı için uzundur; ama iki anlamda dolaysızdır, çünkü yalnızca söyleyecek bir şeyi olmakla kalmayıp, söylediği bir cevaptır, cevaplar biçiminde kaydolmaktadır; biçimsel olarak nihai olan ve sanki tarih tarafından veriliyormuşçasına kesin olarak verilen bu cevaplar, ancak tarihte bir durma ya da kopma olduğu zaman doğruluk değeri alabilirler. Cevap verirken -yabancılaşma, ihtiyacın önceliği, bir maddi pratik süreç olarak tarih, bütünsel insan- cevap verdiği soruları belirsiz ya da kararsız bırakır: Bugünün okurunun ya da dünün okurunun, böylesi bir soru yokluğunda yer alması gerekeni kendince farklılığıyla dile getirmesine göre -böylelikle daha ziyade ve her zaman daha fazla içi boşaltılması gereken bir boşluğu doldurur- Marx'ın bu sözü kâh hümanizm olarak, kâh tarihselcilik, kâh ateizm, antihümanizm, hatta nihilizm olarak yorumlanır.
2. ikinci söz politiktir: Kısa ve dolaysızdır, kısa olmaktan, dolaysız olmaktan da fazla bir şey, çünkü bütün sözleri kısa devreye uğratmaktadır. Artık bir anlam taşımamaktadır; bir çağrıdır, bir şiddettir, bir kopma kararıdır. Aslına bakılırsa hiçbir şey söylememektedir, ilan ettiği şeyin aciliyetidir, sabırsız ve hep aşırı olan bir isteme bağlıdır, çünkü tek ölçüsü aşırılıktır: Böylelikle mücadeleye çağırır, hatta (unutmakla fazla acele ettiğimiz bir şey) "devrimci terör"ü ileri sürer, "sürekli devrim"i önerir ve vadeli bir gereklik olarak değil, anındalık olarak hep devrime işaret eder, çünkü süre tanımamak devrimin özelliğidir, zamanı açar ve içinden geçerse hep mevcut olan bir istem olarak kendini yaşanmaya sunar.1
3. Üçüncü söz bilimsel söylemin dolaylı sözüdür (yani en uzunu). Bu yönüyle Marx, bilginin diğer temsilcileri tarafından tanınmış ve övülmüştür. Bu haliyle bilim insanıdır, bilginin etiğine cevap verir, bütün eleştirel revizyonlara boyun eğmeyi kabul eder. Bu, kendine de omnibus dubitandum2 özdeyişini temel alan ve "bilimi, bilimin dışında kalan ve ona yabancı olan çıkarlarla bağdaştırmaya uğraşan insanı 'aşağılık' olarak adlandırırım," diyen Marx'tır. Bununla birlikte Kapital, özünde yıkıcı bir eserdir. Yıkıcı olması, bilimsel nesnelliğin yollarından geçerek devrimin gerekliliği sonucuna yöneltilmesinden ziyade, fazla dile getirmeden, bilim fikrini bile altüst eden bir teorik düşünme biçimini içermesindedir. Marx'ın eserinden ne bilim ne de düşünce dokunulmamış bir halde çıkmaktadırlar; dokunulmamışlığın en kuvvetli anlamıyla, çünkü bu eserde bilim kendini, kendinin radikal dönüşümü, pratikte hep işler kalan bir dönüşümün teorisi olarak gösterir, aynı zamanda, bu pratikte teorik dönüşüm de süreklidir.
Bu saptamaları burada daha fazla geliştirmeyelim. Marx örneği bizim, yazıdaki sözün, bitmek bilmeyen itirazın sözünün, sürekli olarak çoklu biçimlerde kopması ve gelişmesi gerektiğini anlamamıza yardım etmektedir. Komünist söz hep, aynı anda hem sessiz hem şiddetli, hem politik hem bilgin, dolaysız ve dolaylı, hem tam hem eksik, hem uzun hem de neredeyse anlıktır. Marx, birbiriyle çarpışan ve birbirinden ayrılan bu dil çokluğu içinde rahat yaşamamaktadır. Bu diller aynı sona doğru gidiyor gibi görünseler de birbirine çevrilemez ve onları dağıtan, birbirleriyle çağdaş olmalarını engelleyen heterojenlikleri, mesafeleri ya da araları, bunu öylesine yaparlar ki, bu dilleri okumaya (pratiğe) çalışanları, gözardı edilemeyecek bir çarpıklık etkisi yaratarak, kendilerini sürekli bir elden geçirmeye tabi kılmaya zorunlu bırakırlar.
*
"Bilim" sözcüğü yeniden anahtar sözcük haline geliyor. Kabullenelim bunu. Ama kendimize hatırlatalım ki bilimler varsa da henüz bilim yoktur, çünkü bilimin bilimselliği hep ideolojiye bağımlı kalmaktadır, hiçbir özel bilimin, hatta insan biliminin bugün indirgeyemeyeceği bir ideolojiye; öte yandan yine kendimize hatırlatalım ki hiçbir yazar, Marksist bile olsa, yazıya, bir bilgiye bel bağlarmış gibi bel bağlayamaz, çünkü edebiyatın (bütün çözülme, dönüşme biçim ve güçlerini üstlendiğinde yazma istemi) bilim haline gelmesi, ancak bilimi de edebiyat haline getiren hareketle olabilir; kaydedilmiş söylem, "o anlamsız yazma oyunu"nda hep-bir zar gibi düşen şey.

Defter Dergisi'nin 17. sayısından alınmıştır.
1Mayıs 68'de bu belli olmuştur, hem de parıltılı bir biçimde gözler önüne serilmiştir.
2Lat. "Her şeyden şüphelen".

3 Ocak 2017 Salı

İnsan Hakları, Kapitalizm, Irk, Faşizm, Felsefe...- Gilles Deleuze & Félix Guattari

Alman felsefesinin temellendirme düşüne rağmen, evrensel demokratik Devlet yoksa, bunun nedeni kapitalizmde evrensel olan tek şeyin pazar oluşudur. Aşkın üst-kodlamalarla iş gören arkaik imparatorlukların tersine, kapitalizm kodsuzlaştırılmış akışların (para, emek, ürün akışları...) içkin bir aksiyomatiği gibi çalışır. Ulusal devletler artık üst-kodlama paradigmaları değildirler, ama o içkin aksiyomatiğin "gerçekleşme modellerini" meydana getirirler. Bir aksiyomatikteyse, modeller bir aşkınlığa göndermede bulunmazlar, tam tersi söz konusudur. Bu tıpkı Devletlerin yersizyurdsuzlaştırması, sermayeninkini ılımlılaştırıyormuş ve ona telafi edici yeniden‑yerliyurdlandırmalar sağlıyormuş gibidir. İmdi gerçekleştirme modelleri çok çeşitli olabilir (demokratik, diktacı, totaliter...), gerçekten ayrışık olabilir, yine de dünya pazarı yalnızca varsaymadığı, ama belirleyici gelişme eşitsizlikleri ürettiği ölçüde, ondan daha az eşbiçimli değildirler. Bu nedenle, sık sık işaret edildiği gibi, demokratik Devletler, diktacı Devletlerle öylesine bağlılık ve uzlaşma içindedirler ki, insan haklarının savunulması zorunlu olarak her tür demokrasinin içsel eleştirisinden yola çıkmak zorundadır. Her demokrat aynı zamanda Beaumarchais'nin "öteki Tartuffe" üdür, Peguy'nin dediği gibi, insancıl Tartuffe'dür. Şüphesiz, kurbanlardan başkaca kimseyi etkilemeyecek sağlıksız bir suçluluk duygusu içinde, Auschwitz'den sonra artık düşünemeyeceğimizi ve de hepimizin nazizmden sorumlu olduğunu sanmanın alemi yoktur. Primo Levi; kimse bize kurbanları cellatmışlar gibi kabul ettiremez, der. Ama nazizmin ve toplama kamplarının bize telkin ettiği, diye ekler, bundan daha çoğu veya daha azıdır: "bir insan olmanın utancı" (çünkü hayatta kalanlar bile ittifak kurmak, onurlarını zedelemek zorunda kaldılar...). Yalnızca Devletlerimiz değil, her birimiz, her demokrat, nazizmden sorumlu olmasa bile, onun tarafından kirletildi. Ortada sahiden de felaket var, ama felaket şurada: kardeşlerin ya da dostların toplumu öylesine bir sınavdan geçti ki, kardeşler ya da dostlar, düşüncenin sonsuz devinimleri haline gelen, dostluğu ortadan kaldırmayan ama ona modern renklerini veren ve Yunanlıların basit "rekabetçiliği"nin yerini alan bir "yorgunluk", belki de bir çekinme duymaksızın, birbirlerine ve her biri kendi kendisine bakamıyorlar. Biz artık Yunanlılar değiliz ve dostluk da artık aynı dostluk değil: Blanchot, Mascolo bu sıçramanın bizatihi düşünce için taşıdığı önemi gördüler.


İnsan hakları aksiyomlardır: pazarda pekâlâ başka aksiyomlarla bir arada yaşayabilirler, özellikle de yadsımaktan daha da fazla olarak, onları yok sayan veya askıya alan mülkiyetin güvenliği söz konusuysa: "Nietzsche, "pis karışım veya yan yana pislik" diyordu. Sefaleti, ve gecekonduların yersizyurdsuzlaştırılıp-yeniden-yerliyurdlandırılmasını, demokrasilerle bir arada yaşayan güçlü polis ve ordulardan başkaca, kim sürdürüp yönetebilir? Sefalet kendi yurdluğundan ya da gettosundan dışarı çıktığında, hangi sosyal-demokrasi vur emri vermedi? Haklar ne insanları kurtarır, ne de demokratik Devlet üzerinde yeniden-yerliyurdlulaşan bir felsefeyi. İnsan hakları bize kapitalizmi kutsatabilemez. Ve de, ulusları, Devletleri ve pazarı ahlâklılaştırmaya muktedir "uzlaşma" olarak bir evrensel görüş oluşturmak suretiyle dostların veya hatta bilgelerin toplumunu yeniden düzenleme iddiasındaki iletişimin felsefesi için de, epeyce safiyet, ya da kurnazlık gerekir. İnsan hakları, haklardan yoksun insanın içkin varoluş kipleri konusunda hiçbir şey söylemez. Ve bir insan olmanın utancını da, yalnızca Primo Levi'nin betimlediği en uç konumlarda değil; ama çok daha önemsiz koşullarda, demokrasilere musallat olan varoluş aşağılıklığı ve sıradanlığı karşısında, bu varoluş ve pazar-için-düşünce kiplerinin yayılması karşısında, çağımızın değerleri, ülküleri ve görüşleri karşısında da duyuyoruz. Bize sunulmuş yaşam olabilirliklerinin rezilliği, içerden de görünüyor. Kendimizi çağımızın dışında hissetmiyoruz, tersine onunla utanç verici uzlaşmalara girişmekten geri durmuyoruz bir türlü. Bu utanç duygusu felsefenin en güçlü motiflerinden biridir. Kurbanlardan sorumlu değiliz, ama kurbanların karşısındayız. Ve rezilden kurtulmak için hayvanlaşmaktan (homurdanmak, eşelemek, sırıtmak, kendini kasmak) başkaca yol yok: düşünce bile bazen ölen bir hayvana, demokrat da olsa, yaşayan bir adamdan daha yakındır.

Eğer felsefe kavram üzerinde yeniden-yerliyurdlulaşırsa, bunun koşulunu demokratik Devletin şimdiki formunda, ya da düşünüm cogito'sundan da daha kuşkulu bir iletişim cogito'sunda bulamaz. İletişimden yoksun değiliz, tersine fazlasıyla var ondan, biz yaratmanın eksikliğini çekiyoruz. Şimdiki hale direncin yokluğunu çekiyoruz. Kavramların yaratılması, kendiliğinde bir gelecek formuna çağrı yapar, yeni bir toprağa ve henüz var olmayan bir halka seslenir. Avrupalılaştırma bir oluş kurmuyor, sadece uyruklaştırılmış halkların oluşunu engelleyen kapitalizmin tarihini kuruyor. Sanat ve felsefe bu noktada, yaratmanın bağlantısı olarak, eksikliği duyulan bir toprak ve bir halkın oluşturulması noktasında buluşuyorlar. Bu geleceği talep edenler halkçı yazarlar değil, ama en aristokrat kişilerdir. Bu halk ve bu toprak bizim demokrasilerimizde buluşamayacaktır. Demokrasiler çoğunluklardır, ama bir oluş, doğası gereği her zaman için kendini çoğunluktan sıyıran şeydir. Birçok yazarın demokrasiye göre konumu, karmaşık, kaypak bir konumdur. Heidegger olayı ortalığı daha da karıştırdı: en tuhaf yorumların, bazen felsefesini suçlamak, bazen insanı dalgınlıklar içinde bırakacak kertede karmaşık ve yapmacık kanıtlar adına suçunu bağışlamak üzere kesişmesi için, bir büyük filozofun gerçekten de nazizm üzerinde yeniden-yerliyurdlulaşması gerekti. Heideggerci olmak her zaman kolay değildir. Büyük bir ressamın, büyük bir müzisyenin böylece utanç içine düşmesi (ne ki işte onlar bunu yapmadılar) daha kolay anlaşılabilirdi. Sanki utanç bizatihi felsefenin içine girmek zorundaymış gibi, bunun bir filozof olması gerekti. Felsefe, tarihlerinin en berbat anında Almanları kullanarak Yunanlılara ulaşmak istedi: Bir Yunanlı beklerken, diyordu Nietzsche, karşısında bir Alman bulmaktan daha beter ne vardır? Kavramlar (Heidegger'inkiler) nasıl olacaktı da aşağılık bir yeniden-yerliyurdlanmayla özünden kirlenmiş olmayacaklardı? Meğer ki tüm kavramlar, kavgacıların bir an için yerde birbirlerine karıştığı ve düşünürün yorgun gözlerinin birini öteki diye; yalnızca Alman'ı bir Yunanlı olarak değil, ama faşisti de bir varoluş ve özgürlük yaratıcısı olarak algıladığı, o gri ve ayrıştırılamazlık bölgesini taşımasınlar. Heidegger yeniden-yerliyurdlulaşmanın yollarında kendini yitirdi, zira bunlar işareti de korkuluğu da olmayan yollardır. Belki bu tumturaklı profesör, göründüğünden de daha çılgındı. Halkta, toprakta, kanda yanıldı. Zira sanat veya felsefe aracılığıyla seslenilmiş olan ırk kendini ari sanan değil, ama ezilmiş, piç, aşağı, anarşik, göçer, onulmazcasına minör bir ırktır -Kant'ın yeni Eleştiri'nin açtığı yollardan dışladıklarıdır. Artaud, alfabesizler için yazmaktan -sözyitimliler için konuşmak, beyinsizler için düşünmek- söz ediyordu. Ama, "için" ne anlama geliyor? "... Adına" demek değildir bu, ne de "...yerine" demektir. Bu, "karşısında" demektir. Bu bir oluş sorunudur. Düşünür beyinsiz, sözyitimli veya alfabesiz değildir, ama bu olur. Hintli haline gelir, durmamacasına bu olur, belki de Hintli olan Hintli'nin kendisi de başka bir şey haline-gelsin ve can çekişmesinden kurtulsun "için/diye". Hayvanlar için bile düşünülüp yazılır. Hayvanın da başka şey haline-gelmesi için hayvan‑olunur. Bir farenin can çekişmesi ya da bir dananın öldürülüşü, acımaktan ötürü değil, ama insanla hayvan arasında, birindeki bir şeyin ötekine geçtiği bir değişim bölgesi olarak, düşüncenin içinde mevcut kalır. Felsefenin değil‑felsefe ile kurucu ilişkisidir bu. Oluş her zaman çifttir ve gelecekteki halkı ve yeni toprağı kuran bu çifte oluştur. Değil-felsefe'nin felsefenin toprağı ve halkı haline-gelmesi için, filozof, değil-filozof haline-gelmek zorundadır. Piskopos Berkeley gibi hakkında onca iyi düşünülen bir filozof bile; biz öteki İrlandalılar, ayaktakımı... deyip durur. Halkın, bir "halk-oluş" olduğu için düşünüre içsel olması ölçüsünde, düşünür de, daha az sınırsız oluş olarak, halka içseldir. Sanatçı ya da filozof bir halk yaratmaktan elbette ki acizdirler ve onu ancak, bütün güçleriyle, çağırabilirler. Bir halk ancak tiksinti verici acılar içinde kendi kendini yaratabilir ve artık sanatla veya felsefeyle uğraşabilemez. Ne ki felsefe kitapları ve sanat yapıtları da bir halkın gelişini önceden hissettiren, düşlenemeyen acıların toplamını içlerinde taşırlar. Onların ortak yanı direnmektir, ölüme, tutsaklığa, hoşgörülemeyene, utanca, şimdiki hale direnmek.

Yersizyurdsuzlaşma ve yeniden-yerliyurdlulaşma çift yönlü oluş’ta kesişir. Bundan böyle artık yerli ve yabancıyı ayırdetmek mümkün değildir, çünkü yabancı, yabancı olmayan ötekinde yerli olurken, aynı zamanda da yerli, kendi kendisine, kendi sınıfına, kendi diline yabancı haline-gelir: aynı dili konuşuyoruz, yine de sizi anlamıyorum... Kendi kendisine ve kendi öz diline ve ulusuna yabancı haline-gelmek, filozofun ve felsefenin bir özeliği, "tarz" ları, felsefece zırvalar denilen şey değil midir acaba? Kısacası, felsefe üç kez yeniden-yerliyurdlulanır, bir kezinde geçmişte Yunanlıların üzerinde, bir kezinde şimdiki hal içinde demokratik Devlet üzerinde, bir kezinde de gelecekte yeni toplum ve yeni toprak üzerinde. Yunanlılar ve demokratlar bu gelecek aynasında tuhaf bir şekilde şekillerini yitirirler.


Ütopya iyi bir kavram değildir, çünkü Tarihe karşı çıktığında bile, hâlâ ona göndermede bulunur ve bir ülkü ya da bir güdüleyici olarak kendisini tarihe kaydeder. Ama oluş bizatihi kavramdır. Tarihin içinde doğar ve oraya düşer, ne ki tarihin içinde değildir. Onun, kendiliğinde bir başlangıcı ya da sonu yoktur, yalnızca bir ortası vardır. Bu nedenle tarihsel olmaktan çok coğrafidir o. Devrimler ve dost toplumları, direniş toplumları işte bu türdendir, zira yaratmak direnmektir: bir içkinlik düzlemi üzerindeki mutlak oluşla, mutlak olaylar. Tarihin olayda yakaladığı şey, onun şeylerin durumunda ya da yaşanmışta gerçekleşmesidir, ancak olay, oluşu içinde, kendi öz sağlamlığı içinde, kavram olarak kendiliğinden-konumu içinde Tarihten kurtulur. Psiko-sosyal tipler tarihseldirler, ama kavramsal kişilikler olaylardır. Bazen tarihi izleyerek ve onunla birlikte yaşlanılır, bazen de çok özel bir olayın içinde (belki de "felsefe nedir?" sorununu ortaya koyma imkânını veren o aynı olayın içinde) ihtiyar haline-gelinir. Ve bu genç yaşta ölenler için de aynı şeydir, bu türlü ölmenin de birçok çeşidi vardır. Düşünmek, denemektir, ama denemek denen şey, her zaman için yapılmakta olan şeydir -hakikatin görünüşünün yerini alan ve ondan çok daha talepkâr olan yeni, dikkat çekici, ilginç şey. Yapılmakta olan şey, biten şey olmadığı gibi, başlayan şey de değildir. Tarih deneme değildir, tarihten kaçan bir şeyin denenmesini mümkün kılan hemen hemen olumsuz koşulların bütünüdür yalnızca. Tarih olmasaydı, deneme belirlenmemiş, yönlendirilmemiş olarak kalırdı, ne ki deneme tarihsel değil, felsefidir.

Gilles Deleuze & Félix Guattari, Felsefe Nedir?, Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: Turhan Ilgaz, 2013, sf: 102-107'den alınmıştır.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Demokratik Merkeziyetçilik ve Kendiliğindelik - Félix Guattari

Çeviren: Nalan Kurunç


Politik eylem meseleleriyle ‑eğilim, grup ya da örgütlenme yöntemine karşı liderleri tanımak istemeyen veya kendi kendini ifade etmek isteyen otonom gruplar meseleleri‑ klasik bakış açısıyla ilgilenmekte ısrarcı olursak kendimizi tümden çıkmazda buluruz. Çünkü hem cömertlik ve yaratıcılık kaynakları olarak hem de kargaşa ve hakiki dönüşümlere öncülük edememe olarak görülen “kendiliğindenliğe” ya da anarşizme karşı merkeziyetçilik alanına has bir dizi düşünce kipleri arasında süregiden bir ebedi tartışma etrafında döner dururuz. Bana karşıtlık buymuş gibi gelmiyor yani, bir yanda fevkalade etkili, merkezleşmiş, fonksiyonel aygıt, öte yandan otonomi olmak üzere.

Örgütlenme boyutu otonomi meselesiyle aynı düzlemde yer almaz. Otonomi meselesi benim “otonominin işlevi” olarak adlandıracağım alana aittir ve bu işlev feminist, ekolojik, homoseksüel ve diğer gruplarda etkin bir şekilde cisimleşmiştir, ayrıca ‑ve neden olmasın?‑ PT [Partido dos Trabalhadores, Brezilya İşçi Partisi] gibi geniş ölçekli mücadeleler için olan makinelerde. Partiler ya da sendikalar gibi örgütlenmeler de “otonominin işlevinin” uygulama alanıdır. Açıklayayım: birinin bir harekette militan gibi davranması o kişiye belirli bir güvenlik elde etme olanağı sağlar böylece artık engellenmiş ve zavallı hissetmez, sonuçlarıyla beraber bazen, fark etmeden eylemlerimizde geleneksel modelleri aktarırız (hiyerarşik modelleri, toplumsal refah modelleri, belirli türden bilgiye, profesyonel eğitime öncelik veren modelleri, vs). 1960’ların derslerinden biridir bu, iddia edildiği gibi özgürleştirici eylemlerin olduğu bir zamanda klişeler farkında olmadan yeniden üretilmişti. Ve bu konu değerlendirmenin önemli bir veçhesidir, çünkü tutucu kavramlar kurtuluş sürecinin gelişimine hiç de uygun değildir.

Dolayısıyla, mesele örgütlenmemiz gerekip gerekmediği değil, örgütlenmelerdeki militanlık dâhil, gündelik eylemlerimizde hâkim özneleşme kiplerini yeniden üretip üretmediğimizdir. “Otonominin işlevini” tam da bu terimlerle ele almalıyız. O mikropolitik düzeyde vuku bulur, anarşiyle ya da demokratik merkeziyetçilikle hiçbir ilgisi yoktur. Mikropolitika toplumsal toplanışların [assemblage] kapitalizm dâhilindeki öznellik üretimlerini değerli kılma olasılığıyla ve militan harekette genellikle bir tarafa konulan sorunsallar ile baş etmelidir.

Bana göre, yeni türden bir tasarımın oluşturulmaya çalışılması gerekiyor, benim yeni bir kartografi olarak adlandırdığım bir şey. Ve bu sadece basitçe merkezileşmiş aygıt ile tekilleşme sürecinin bir aradalığına dair bir şey değil, çünkü gün bittiğinde, Leninistler daima aynı söyleme başvurur: bir yanda Parti, Merkez Komite ve Politbüro öte yanda, herkesin kendi küçük işini yaptığı, kendi bahçesini ekip biçtiği kitle örgütlenmeleri. Bunların arasında da “aktarım kayışları”: görevler hiyerarşisi, mücadele araçları hiyerarşisi ve aslında bir öncelik düzeni ki bu düzen, her daim merkezi araçlar aracılığıyla moleküler devrim mücadelelerinin manipüle ve kontrol edilmesine yol açar.
Lula ve Guattari

Kapitalizmin ve emperyalizmin mevzilerini altüst etmek için gereksindiğimiz mücadele için makinelerin, savaş makinelerinin inşasının, belirli liderler ve temsilcilerin biçimlendirdiği bir programın parçasını oluşturmak gibi sadece politik ve toplumsal hedefleri olamaz. Otonominin işlevi, merkeziyetçiliği bir tutam otonomiyle yumuşatmak için başvurulan basit bir müsamaha derecesi değildir. İşlevselliği, arzunun tüm uyarımlarının ve tüm zihinlerin yakalanmasını mümkün kılmaktır, onları ağaç biçimli tek bir merkezi bir noktada biraraya getirmek değil, dev bir rizoma yerleştirmektir, bu sayede tüm toplumsal sorunsalları hem yerel hem bölgesel, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde katedecektir. Örneğin, büyük teorisyenleri okumamış çocukların nasıl hissettiği konusunda ya da ırkçılık veya seksizm kurbanlarının düzeyinde. Sadece soyut duyurularda değil doğrudan, pratik, somut düzeyde.

Demokratik merkeziyetçilik meselesiyle bağlantılı olarak bilinç düzeyinde, gündelik eylem düzeyinde söylenebilir, yazılabilir, uygulanabilir olan her şey, endüstri, idari iktidar ya da devlet iktidarı gibi başka yerlerde var olan modellerin kopyaları olarak yapılandırılmıştır.

Ben arzu ekonomisi alanında kendiliğindenlik fikrine dair her şeyden uzağım:, demokratik merkeziyetçilik ağının tuzaklarının arasından geçmesi gereken bir şeyler ayırt edilmemiştir. Hiçbir zaman çeşitli otonomilerin enerjisine kanal açmanın gerekli olacağını ne düşündüm ne de yazdım; kesinlikle, çünkü bana göre tüm beşeri bilimler alanında enerji kavramını bütünüyle terk etmek gerek. Öte yandan arzu belirli türden bir üretime karşılık gelir. Arzu sonsuz bir toplanış ve yaratıcılık barındırır, fakat aynı zamanda iç patlama sürecine de girebilir. Arzu aşkına hiçbir arzu özgürleşmesi mitiyle ilgilenmiyorum.

Néstır Perlongher ile görüşme:

Néstor Perlongher: Senin önerdiğin şekilde, moleküler devrimi klasik anarşizmle ya da Troçkistlerle, Leninistlerle ya da diğer türden devrimci çabalarla nasıl ilişkilendirebiliriz?

Guattari: Temelde aralarında hiçbir bağ yok. Bütünüyle farklı fenomenlere aitler. Hatta öyle ki, özneleşme süreci ve arzunun kolektif toplanışları aynı zamanda Marksist oluşumlarda da yer alıyor, Polonya durumundaki gibi. Anarşistlerin özellikle İspanya İç savaşı sırasında bir takım girişimlerinin olduğu doğru: fakat bu anarşist, kendiliğindenci çabalar çoğunlukla yenilgi ve sterilliğe yol açtı.

Anarşistlerin daha tekilleştirici, daha özgürlüklükçü olduklarını varsayardım. Marksistlerin de kendini bir tür bürokratik libidonun doğrudan içine girdiklerini değil de daha merkeziyetçi olduklarını.

Félix Guattari & Suely Rolnik, Molecular Revolution in Brazil, Semiotext(e)trans. Karel Clapsow & Brian Holmes, sf: 245-248'den çevrilmiştir.

 
 
Copyright © Kavram ve Duyum
Blogger Theme by BloggerThemes