Çeviren: Nalan Kurunç
Politik eylem meseleleriyle ‑eğilim, grup ya da örgütlenme
yöntemine karşı liderleri tanımak istemeyen veya kendi kendini ifade etmek
isteyen otonom gruplar meseleleri‑ klasik bakış açısıyla ilgilenmekte ısrarcı
olursak kendimizi tümden çıkmazda buluruz. Çünkü hem cömertlik ve yaratıcılık kaynakları
olarak hem de kargaşa ve hakiki dönüşümlere öncülük edememe olarak görülen “kendiliğindenliğe”
ya da anarşizme karşı merkeziyetçilik alanına has bir dizi düşünce kipleri
arasında süregiden bir ebedi tartışma etrafında döner dururuz. Bana karşıtlık
buymuş gibi gelmiyor yani, bir yanda fevkalade etkili, merkezleşmiş,
fonksiyonel aygıt, öte yandan otonomi olmak üzere.
Örgütlenme boyutu
otonomi meselesiyle aynı düzlemde yer almaz. Otonomi meselesi benim
“otonominin işlevi” olarak adlandıracağım alana aittir ve bu işlev feminist,
ekolojik, homoseksüel ve diğer gruplarda etkin bir şekilde cisimleşmiştir,
ayrıca ‑ve neden olmasın?‑ PT [Partido dos Trabalhadores, Brezilya İşçi Partisi] gibi geniş ölçekli mücadeleler için olan
makinelerde. Partiler ya da sendikalar gibi örgütlenmeler de “otonominin işlevinin”
uygulama alanıdır. Açıklayayım: birinin bir harekette militan gibi davranması o
kişiye belirli bir güvenlik elde etme olanağı sağlar böylece artık engellenmiş
ve zavallı hissetmez, sonuçlarıyla beraber bazen, fark etmeden eylemlerimizde
geleneksel modelleri aktarırız (hiyerarşik modelleri, toplumsal refah
modelleri, belirli türden bilgiye, profesyonel eğitime öncelik veren modelleri,
vs). 1960’ların derslerinden biridir bu, iddia edildiği gibi özgürleştirici
eylemlerin olduğu bir zamanda klişeler farkında olmadan yeniden üretilmişti. Ve
bu konu değerlendirmenin önemli bir veçhesidir, çünkü tutucu kavramlar kurtuluş
sürecinin gelişimine hiç de uygun değildir.
Dolayısıyla, mesele
örgütlenmemiz gerekip gerekmediği değil, örgütlenmelerdeki militanlık dâhil,
gündelik eylemlerimizde hâkim özneleşme kiplerini yeniden üretip
üretmediğimizdir. “Otonominin işlevini” tam da bu terimlerle ele almalıyız.
O mikropolitik düzeyde vuku bulur, anarşiyle ya da demokratik merkeziyetçilikle
hiçbir ilgisi yoktur. Mikropolitika toplumsal toplanışların [assemblage] kapitalizm
dâhilindeki öznellik üretimlerini değerli kılma olasılığıyla ve militan
harekette genellikle bir tarafa konulan sorunsallar ile baş etmelidir.
Bana göre, yeni türden bir tasarımın oluşturulmaya çalışılması
gerekiyor, benim yeni bir kartografi olarak adlandırdığım bir şey. Ve bu sadece
basitçe merkezileşmiş aygıt ile tekilleşme sürecinin bir aradalığına dair bir
şey değil, çünkü gün bittiğinde, Leninistler daima aynı söyleme başvurur: bir
yanda Parti, Merkez Komite ve Politbüro öte yanda, herkesin kendi küçük işini
yaptığı, kendi bahçesini ekip biçtiği kitle örgütlenmeleri. Bunların arasında
da “aktarım kayışları”: görevler hiyerarşisi, mücadele araçları hiyerarşisi ve
aslında bir öncelik düzeni ki bu düzen, her daim merkezi araçlar aracılığıyla
moleküler devrim mücadelelerinin manipüle ve kontrol edilmesine yol açar.
![]() |
Lula ve Guattari |
Kapitalizmin ve emperyalizmin mevzilerini altüst etmek için
gereksindiğimiz mücadele için makinelerin, savaş makinelerinin inşasının,
belirli liderler ve temsilcilerin biçimlendirdiği bir programın parçasını oluşturmak
gibi sadece politik ve toplumsal hedefleri olamaz. Otonominin işlevi,
merkeziyetçiliği bir tutam otonomiyle yumuşatmak için başvurulan basit bir müsamaha
derecesi değildir. İşlevselliği, arzunun tüm uyarımlarının ve tüm zihinlerin
yakalanmasını mümkün kılmaktır, onları ağaç biçimli tek bir merkezi bir noktada
biraraya getirmek değil, dev bir rizoma yerleştirmektir, bu sayede tüm
toplumsal sorunsalları hem yerel hem bölgesel, hem ulusal hem de uluslararası
düzeyde katedecektir. Örneğin, büyük teorisyenleri okumamış çocukların nasıl
hissettiği konusunda ya da ırkçılık veya seksizm kurbanlarının düzeyinde.
Sadece soyut duyurularda değil doğrudan, pratik, somut düzeyde.
Demokratik merkeziyetçilik meselesiyle bağlantılı olarak
bilinç düzeyinde, gündelik eylem düzeyinde söylenebilir, yazılabilir,
uygulanabilir olan her şey, endüstri, idari iktidar ya da devlet iktidarı gibi
başka yerlerde var olan modellerin kopyaları olarak yapılandırılmıştır.
Ben arzu ekonomisi alanında kendiliğindenlik fikrine dair
her şeyden uzağım:, demokratik merkeziyetçilik ağının tuzaklarının arasından
geçmesi gereken bir şeyler ayırt edilmemiştir. Hiçbir zaman çeşitli
otonomilerin enerjisine kanal açmanın gerekli olacağını ne düşündüm ne de
yazdım; kesinlikle, çünkü bana göre tüm beşeri bilimler alanında enerji kavramını
bütünüyle terk etmek gerek. Öte yandan arzu belirli türden bir üretime karşılık
gelir. Arzu sonsuz bir toplanış ve yaratıcılık barındırır, fakat aynı zamanda
iç patlama sürecine de girebilir. Arzu aşkına hiçbir arzu özgürleşmesi mitiyle ilgilenmiyorum.
Néstır Perlongher ile görüşme:
Néstor Perlongher:
Senin önerdiğin şekilde, moleküler devrimi klasik anarşizmle ya da
Troçkistlerle, Leninistlerle ya da diğer türden devrimci çabalarla nasıl
ilişkilendirebiliriz?
Guattari: Temelde
aralarında hiçbir bağ yok. Bütünüyle farklı fenomenlere aitler. Hatta öyle ki, özneleşme
süreci ve arzunun kolektif toplanışları aynı zamanda Marksist oluşumlarda da
yer alıyor, Polonya durumundaki gibi. Anarşistlerin özellikle İspanya İç savaşı
sırasında bir takım girişimlerinin olduğu doğru: fakat bu anarşist,
kendiliğindenci çabalar çoğunlukla yenilgi ve sterilliğe yol açtı.
Anarşistlerin daha
tekilleştirici, daha özgürlüklükçü olduklarını varsayardım. Marksistlerin de kendini
bir tür bürokratik libidonun doğrudan içine girdiklerini değil de daha
merkeziyetçi olduklarını.
Félix Guattari & Suely Rolnik, Molecular Revolution in Brazil, Semiotext(e), trans. Karel Clapsow & Brian Holmes, sf: 245-248'den çevrilmiştir.
Yorumlar
Yorum Gönder