![]() |
Pierre Bourdieu |
Okul ve eğitimin
ayrıştırıcılığı yanında aile, kültürel aktarımın temel failidir. Aile,
genelleşmiş düşünce, algı ve eylem şemalarından oluşan birincil habitusun
nesiller arası dolaşımını sağlar. Bahsedilen birincil habitus, insanların
toplumsal dünya üzerine algılarını ve tepkilerini şekillendiren temel kavramsal
kategorileri içerir.[5]
Bireylerin toplumsal alandaki sınıfsal konumları ise, kültürel tüketim ve boş
zaman pratiklerini iki yoldan yapılandırır. Birincisi ve görünür olanı:
faillerin paraları ve boş zamanlarının niceliğine koşut olarak, kültür ve
eğlence alanına girişleri karşısındaki maddi sınırları belirler.[6] Bu
kısıtlamalarda ekonomik sermaye belirleyicidir. Artık kanıksandığı ve üzerinde
tartışılmaya değer bile görülmediği üzere, modernite deneyiminde hem boş zaman,
hem de boş zamanı verimli bir şekilde kullanmak için gerekli olan otomobil gibi
araçların varlığı, tümüyle maddi gelirin derecesi ile orantılıdır.
Sınıfsal konumun
kültürel alandaki ikinci belirleyici gücü, toplumsal katmanlaşmanın gizli ve
sembolik özünden beslenmektedir. Maddi ve görünür sınırlara ek olarak sınıfsal
konum, faillerin kültürel alandaki pratiklerini gizli ve sembolik sınırlar ile
biçimlendirir. Müze gezisi gibi son derece düşük ücretli, toplumun çoğunluğunun
katılabileceği kültürel etkinlikler, toplumsal tabakalaşmanın tortusunu
oluşturan alt sınıflar için bir tür çile ve yabancılaşma olarak
deneyimlenirken, mesela burjuvazi için kendini evinde hissettiği, kültürel
sermayesini başkasıyla paylaşarak bir tür kültürel kâr ve kendine güven hissine
tahvil ettiği mekânlardır. Keza müze gezileri gibi televizyon izleyicisi de
Bourdieu’ye göre toplumsal katmanlaşmanın gizli kodlarının belirginleştiği bir
pratiktir.[7]
Günümüzde kültürel katılımın temel aygıtı haline gelen televizyonda, üst-orta
sınıflar klasik drama ve ciddi tiyatro oyunlarına yönelirken, pembe diziler ve
kolay izlenir yapımlara ise çoğunlukla alt sınıflar rağbet etmektedir.
Belirtmeden geçmeyelim: Bourdieu’nün post-endüstriyel toplumun şafağında
yaptığı bu analiz, günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Pembe dizi bozması
televizyon dizilerinin toplumsal sınıfların tümü tarafından aynı iştah ile
izlendiği hatta bu dizilerin artık neredeyse temel sosyalleşme (toplumsal
faillerin dizilerin ertesi günü birbirleriyle iletişime geçtikleri çıkış
noktaları olarak tv dizileri) aracı haline dönüştüğü Türkiye’den bahsetmiyoruz
yalnızca elbet. İleri kapitalist toplumlardaki sınıfsal hiyerarşinin farklı
katmanları da, temel özelliği çabuk tüketilebilir olan belirli kültürel
ürünlerin tüketiminde aynı vasatta buluşmaktadırlar. Sözde kültürel estetiği,
“yüksek sanat” olarak yığınlardan ayrışmanın kafa kağıdına dönüştüren kurumsal
Avrupa burjuvazisi, “vitrin bölgesi” olan salonlarında Goethe gravürleri,
atonal müzik veya Proust ile Flaubert üzerine tartışa dursun, gece olup da
misafirler gittiğinde “arka bölgeler”i[8] yatak odalarında Friends izlerken, Dan
Brown romanlarını hatmediyor olacaklardır.
Bourdieu’nün, kültürel
tüketim, sanatsal eğilim ve sınıfsal konum arasındaki grift ilişkiyi alanlar,
konumlar ve oyunlar üzerinden dingin bir biçimde betimlemesinden çok daha önce,
henüz kapitalizm sermaye birikiminin olanakları ile uğraşırken, Marx kültürel
beğeni, sanat ve altyapı arasındaki bağlantıyı göstermiştir. Marksizm’e içkin
başat tartışma noktalarından olan hümanizm ve epistemolojik kopuş sorununa bulaşmadan, kıyısında vurgulayalım:
Her fırsatta ekonomizm ile suçlanan Marx kültürel alan ile altyapı arasındaki
ilişkinin diyalektik boyutunu kavrayarak “yüzyılın çocukları”nı bekleyen,
bizzat tahakkümün kendisi tarafından kültürel ürünlerin, kişisel beğeninin ve
eğlencenin hazzından mahrum bırakılması Marx’ın çağında kapitalizmin resmi
bilimi olan politik iktisat tarafından gerçekleştirilir. Politik iktisat:
Hayatın
olabilecek en aşağı düzeyini (varoluş) standart, hatta genel standart …
saymasının nedeni büyük insan yığınları için geçerli olmasıdır…işçinin her
çeşit lüksü, cezalandırılması gereken bir şeydir ve en soyut gereksemenin
ötesine geçen her şey –bir şeyine tadına edilgince varmak olsun, bir etkinlik
göstermek olsun- ona lüks gibi görünür… Kendini ezme, yaşamının ve bütün
insanca gereksemelerin yadsınması, baş öğretisidir. Ne kadar az yer, içer,
kitap okursan; tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen; ne kadar az
düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim, eskrim yaparsan vb., o
kadar fazla sermaye biriktirirsin –güvelerin ve tozun yok edemeyeceği hazinen o
kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan, o kadar çoğa sahip olursun… İşçi sadece
yaşamayı istemesine yetecek kadarına sahiptir ve sadece bir şeylere sahip olmak
için yaşamak isteyebilir.[9]
Böylece politik iktisat
kültürü belirler, kültürel durum, sınıfsal konumun durağanlığı garanti altına
alır. Bourdieu ise bağıntısallığı gerçekliğin temel koşulu saymakla beraber
yukarıda örneklenen diyalektiği yok sayar. Dolayısıyla ekonomik durum, sınıfsal
konum ve kültürel beğeni arasındaki karşılıklı ilişkinin karmaşık yapısı
görünmez olur. Diyalektiğin es geçildiği Bourdieu’nün yaklaşımında doğal olarak
alt sınıflar ile ucuz pembe diziler, statü ve gestus sahibi burjuvazi ise yüksek sanat ile özdeşleşir. Marx,
sermayeyi bir nesne olarak değil, bir tür ilişki olarak tanımlayarak, bu tip
bir indirgemeciliğin tuzağından kaçınır. Marx ile Bourdieu’nün yaklaşımlarının
daha açıklayıcı bir karşılaştırmasını yapmadan önce, Bourdieu’nün sermaye
nosyonunu incelemek doğru olacaktır.
Doruk Çamlıbel, Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar, DoğuBatı, s. 394-9
[1] Swartz,
D., 1997, 6. Culture & Power : The
Sociology of Piere Bourdieu. Chicago : University of Chicago Press.
[2] Ibid.,
6.
[3] Yel, A.
M., 2007. 566-7. “Bourdieu ve Din Alanı: Sermaye, İktidar, Modernlik”, içinde:
Arlı, A.; Çeğin, G.; Göker, E.; Tatlıcan, Ü. (der.): Ocak ve Zanaat: Pierre Bourdieu Derlemesi. İstanbul: İletişim
Yayınları
[4] Ibid.,
567.
[5] Murdock,
G., 2000, 136. “Class Strafication and Cultural Consumption: Some Motifs in the
Work of Pierre Bourdieu”, in: Robbins, D. (ed.): Pierre Bourdieu. London: Sage.
[6] Ibid.,
136.
[7] Ibid.,
136-7.
[8] Vitrin
bölgesi ve arka bölgeler, Bourdieu’nün dostu ve kuramsal olarak benzer bir
çerçeveyi paylaştığı sosyolog Erving Goffman’ın sosyolojiye uyarladığı
kavramlardır. Bourdieu gibi toplumsal pratiği, alanlar, oyunlar, stratejiler ve
(ek olarak) performanslar üzerinden analiz eden Goffman, faillerin “performans”
(toplumsal pratik) gösterdikleri toplumsal alanı (sahne) vitrin bölgesi, sahne
arkası ve dışarısı olarak üçe ayırır. Vitrin bölgesi, performansın sunulduğu
yer iken, sahne arkası (arka bölge), vitrin bölgesinde çizilen performans ile
çelişen görüntülerin oluşturduğu yerler, dışarısı ise tanımlanan bu iki
bölgenin dışında kalan yerlerdir. Goffman’ın bu analizi için özellikle bkz.
Goffman, E., 2009. Günlük Yaşamda
Benliğin Sunumu. (çev.): Cezar, B., İstanbul: Metis
[9] Marx,
K., 2000, 128-9. 1844 El Yazmaları.
(çev.): Belge, M., İstanbul: İletişim Yayınları
Yorumlar
Yorum Gönder