[Anti-Ödipus'un Türkçe'ye çevrilmesi münasebetiyle, Deleuze ve Guattari ile yapılmış ikinci bir söyleşiyi daha aktarıyoruz. İyi okumalar]
![]() |
Yazıdaki illüstrasyonlar Fernando Vicente'ye aittir. |
Actuel: Kapitalizmi tanımlarken “kapitalist sistemin
çılgınlığını, ve onun akılcılığının patalojik karakterini (tali ve sapkın bir
akılcılığın değil, o makine çalıştığı sürece varolan onun hakiki akılcılığının
patalojisini) dışa vurmayan en küçük bir işlemin, en ufak bir sınai ve mali
mekanizmanın bile bulunmadığını” söylemiştiniz. Delice işleyen bu makinenin
tehlikesinin olmadığını, zaten onun başından itibaren, başlangıcı itibariyle
çılgınca olduğunu ve akılcılığının da bu çılgınlıktan çıktığını ilave
etmiştiniz. Bununla, bu “anormal” toplumdan sonra gelen veya onun dışında
bulunan “normal” bir toplum olduğunu mu kast ediyorsunuz ?
Gilles Deleuze: Biz “normal” ya da “anormal” gibi terimleri
kullanmıyoruz. Her toplum aynı zamanda hem normal hem de anormaldir.
Mekanizmaları itibariyle, dişli çarkları, bağlantı dizgeleri ve hatta akılcı
olmayanı tanımlayışlarıyla zorunlu olarak akılcıdır. Bütün bu düzenekler ve
sistemler şans ürünü olmayan, ama özsel olarak akılcı da olmayan, kodları veya
aksiyomları ön gerektirirler. Tıpkı teoloji gibi – eğer günahı, pürü paklık
kavrayışını, yeniden dirilişi kabul ederseniz, onun hakkındaki her şey
akılcıdır. Akıl her zaman akıldışı tarafından kesilmiş ya da kat edilmiş bir
bölgedir. Bu bölge akıldışına karşı bir sığınak değildir. Ve sadece akıldışı
etkenler arasındaki belli bir tip ilişkiyle tanımlanır. Aklın altında hezeyan,
sürükleniş yatar. Kapital veya kapitalizmin kendisi hariç, kapitalizm
hakkındaki her şey akılcıdır. Bir hisse senedi borsası mükemmel manada
akılcıdır. Onu anlayabilir, hakkında araştırma yapabilir ve nasıl işlediğini
öğrenebilirsiniz. Ama yine de, tam bir çılgınlık ve hezeyandır. İşte biz akılcı
olanın daima bir akıldışının akılcılığı olduğunu ifade ederken, bunu anlatmaya
çalışıyoruz. Ki bu nokta, aynı zamanda hem çılgınca hem de iyi işleyen bir
mekanizma olmasıyla Marks’a da enteresan gelmiş olmasına rağmen Kapital’de
tartışılmamıştır. E, öyleyse bir toplumda akılcılık nedir? Toplumun bireylerinin
o toplumun çerçevesi içinde tanımlanan çıkarlarını takip etme ve gerçekleştirme
şeklidir. Fakat bunun altında arzuları, çıkar yatırımlarıyla karıştırılmaması
gereken, çıkarların belirlenimleri ve dağıtımlarının dayandığı arzu
yatırımlarını bulursunuz. O büyük akışı, bu toplumun hezeyanını teşkil eden
libidinal bilinçaltı akışlarının her türlüsünü bulursunuz. Gerçek tarih arzunun
tarihidir. Günümüzün kapitalisti ya da teknokratı bir köle taciri veya eski Çin
İmparatorluğunun bir memuru gibi arzulamaz. Bir toplumda insanlar başkaları ve
kendi kendileri için baskıyı arzuladıklarında, başkalarını taciz etmekten
hoşlandıklarında, bunları yapma şansına ve hakkına sahip olduklarında, buradan
libidinal arzu ve toplumsal alan arasındaki derin bağlantı sorunu ortaya çıkar.
İnsanların baskıcı, ezici makineye yönelik “çıkarsız” bir sevgi besledikleri
gerçeği ortaya çıkar. Nietzsche kölelerin bu nihai zaferi hakkında, hayata
küsmüşlerin, bunalmışların, zayıfların kendi yaşam tarzlarını nasıl hepimize
empoze ettikleriyle ilgili olarak güzel şeyler söyler.
Actuel: Bu söylediklerinizin çerçevesi içinde kapitalizme
özgü olan nedir?
G.D: Herhalde, hezeyan ve çıkar, veyahut daha doğru bir
ifadeyle, arzu ve akıl kapitalizmde tümüyle yeni bir şekilde, özellikle de “anormal”
bir biçimde dağıtılmıştır. Sermaye ve para öyle bir hezeyan düzeyine ulaşmıştır
ki, onun psikiyatri de ancak tek bir eşdeğeri olabilir : son evre tabir edilen
durum. Hayli karmaşık bir mesele. İsterseniz şöyle söyleyeyim: başka
toplumlarda da sömürü, skandallar ve gizli kapaklı işler vardır. Fakat orada
bunlar, “kod” un parçası olarak mevcutturlar. Hatta oralarda bile gizli kodlar
vardır. Oysa, kapitalizmde durum tümüyle farklıdır. Bir kere, en azından, ilke
olarak ve koda göre gizli bir şey yoktur ( bu yüzden kapitalizm “demokratik”tir
ve kendisini “alenileştirir”- hatta hukuksal anlamda bile). Gel gelelim, hiçbir
şey kabul edilebilir değildir. Yasallığın(legality) kendisi kabul edilebilir
değildir. Diğer rejimlerin tersine, kapitalizm hem açıktır (public) hem de
kabul edilebilir değildir. Bu çok özel hezeyan, para rejiminden çıkar.
Günümüzdeki skandal denen şeyleri bir düşünelim. Gazeteler sürekli yolsuzluk
iddialarıyla ve bu iddialar karşısında kendisini savunan insanlarla ilgili
haber ve yorumlarla dolu. Yine de, kapitalist rejimin yasallığı içinde yapılan
araştırmalardan hemen hemen bir sonuç alınamadığı görülmektedir. Yasa dışı
görünen bir çok iş kitabına uydurulmaktadır. Başbakanın vergi gelirleri,
malvarlıkları, lobiciler, ekonomik ve mali sermaye mekanizmaları… Kısacası,
ufak tefek gaflar dışında, her şey yasal, kitabına uygun. Dahası, her şey açık,
ama aynı ölçüde kabul edilebilir değil. “Aklı başında” bir solun, ekonomik ve
mali mekanizmaların bu bayağılaşması karşısında memnuniyet duyması gerekirdi.
Çünkü gizli saklı bir şeyleri ortaya çıkartmakla meşgul olma ihtiyacı duymadan,
zaten açıkta cereyan edenlerin yine açıkça kabul edilmesini sağlayacaktı. Bu
durumun başka alanlarda da farklı olmadığını gösterecekti. Hastanelerdeki daha
önceden benzeri görülmemiş saçmalıklar, çılgınlıklar ortada. Ama onlar sürekli
olarak “ideoloji”den söz etmektedirler. Burada ideolojinin bir önemi yok.
Önemli olan ideoloji, ideolojik/ekonomik ayrımı ya da karşıtlığı değildir.
Sorun, iktidar organizasyonudur. Yani, arzunun ekonomik olan içindeki hali
hazırdaki konumu, libidonun ekonomik olanı kuşatma, ekonomik olanı avlama ve
baskının siyasal biçimlerini besleme tarzıdır.
Actuel: Öyleyse, ideoloji bir göz aldanması, bir yanılsama
mıdır?
G.D: Demek istediğim şey, bu değil. İdeolojinin bir göz
aldanması, bir yanılsama olduğunu söylemekle, geleneksel tezi tekrarlamış
oluruz. Bir yana ciddi şeyleri, ekonomiyi, altyapıyı ve diğer yana ideolojinin
ait olduğu üstyapıyı koymaya devam ederiz. Böylece arzu olgusunu ideolojiyle sınırlamış
oluruz. Arzunun altyapıda nasıl çalıştığını, onu nasıl kuşattığını ve böylece
iktidarı, baskılama sistemini nasıl örgütlediğini en iyi şekilde gözlerden
saklamış oluruz. Hayır, biz ideoloji konusunda belirttiğiniz gibi düşünmüyoruz.
Biz ideolojinin olmadığını, dahası bu kavramın kendisinin bir yanılsama
olduğunu düşünüyoruz. Zaten Komünist Partisi’nin ve ortodoks Marksizmin bu
kavramı çok benimsemiş olmasının nedeni de budur. Onlara uygundur. Yeni bir
baskıcı iktidar organizasyonu olan SSCB’de olup bitenleri gizlemek için bu
kavrama çok ihtiyaç duymaktadırlar. İdeoloji diye bir şey yoktur; eğer iktidar
organizasyonun arzu ve ekonomik altyapının birliği olduğu kabul edilirse,
sadece iktidar organizasyonu vardır. İki örneğe bakalım. İlk olarak, eğitimi
alalım. 1968 Mayıs’ının solcuları üniversite hocalarının burjuva özneler olarak
halk önünde açık özeleştiri yapmalarını ısrarla talep edip, bu temayı sürekli
işleyerek gereksiz yere çok zaman harcadılar. Bu aptalcaydı ve aslında
akademisyenlerin mazoşist itkilerini besleyen bir talepti. Solcular, rekabetçi
sınav sistemine karşı verilen mücadeleyi terk ederek, bunun yerine, kamusal
alanda büyük bir anti-ideolojik itiraf adına polemiğe girişmeyi tercih ettiler.
Tabii bu esnada, tutucu hocalar çok da zorlanmadan iktidarlarını yeniden
örgütleyebilme şansını buldular. Doğası itibariyle eğitim sorunu ideolojik
değildir. İktidar organizasyonu sorunudur. Ona ideolojik bir görüntü veren,
eğitimsel iktidarın özgüllüğüdür. Fakat bu bir yanılsamadır. İlk okullardaki
iktidar önemli bir şeydir. Çünkü zorunludur ve bütün çocuklar üzerinde etkili
olur. İkinci örneğimiz Hıristiyanlıktır. Şüphesiz, Kilise bir ideoloji olarak
görülmekten çok memnundur. Bunun tartışılmasının ekümenizmi teşvik edeceğini
düşünür. Ancak Hıristiyanlık hiçbir zaman bir ideoloji olmamıştır. Roma
İmparatorluğu’ndan ve Ortaçağlar’ dan bu yana çok değişik biçimler almış olan
çok özgün ve özgül bir iktidar organizasyonudur. Ve bu organizasyon her zaman
bir uluslar arası iktidar fikrini yaratabilecek kapasiteye sahipti. Bu olgu
ideoloji denen şeyden çok daha önemlidir.
F.G: Aynı şey, geleneksel siyasal yapılar için de geçerlidir.
Her zaman o eski aldatmacayı tekrar tekrar görüyoruz: Büyük bir meclis veya
geniş bir çevrede yapılan büyük bir ideolojik tartışma veya sadece özel
kurullara havale edilen organizasyon sorunları. Sonra siyasal tercihler
nedeniyle öne çıkartılan ikincil sorunlar, ve nihayet somut ya da rasyonel hale
gerilmeksizin ideolojik terimler içinde ifade edilen gerçek sorunlar. Yani,
iktidar organizasyonuyla ilgili sorunlar. Bu organizasyon içinde gerçek
bölünmeler ortaya çıkıyor: arzu ve iktidarı ele almanın, kuşatmaları
(investments), Ödipus grubunu, “üst benlik” gruplarını, sapıklık olgusunu vb.ni
işlemenin özel biçimleri oluşturuluyor. Ve sonra siyasal karşıtlıklar
kuruluyor. İktidar organizasyonu şeması içinde karşıtını zaten seçmiş olduğu ve
ondan nefret ettiği için bir birey başka birine karşı bir konum alıyor.
Actuel: Çözümlemeniz SSCB ve kapitalizm konusunda ikna
edici, ama ya özel durumlarda ? Eğer her ideolojik karşıtlık, tanım itibariyle,
arzu çatışmalarını maskeliyorsa, örneğin üç Troçkist grupçuğun ayrışmasını
nasıl analiz edebilirsiniz? Eğer varsa, burada nasıl bir arzu çatışması
görüyorsunuz? Aralarındaki siyasal kavgaya rağmen her grubun üyeleri için aynı
işlevi yerine getirdiği görülüyor : bir hiyerarşi güvencesini temin etmek,
küçük bir toplumsal çevre oluşturmak ve kesin hatlarla çizilmiş bir dünya
tanımlaması sunmak. Fark görmüyorum.
F.G: Mevcut bir gruba benzerliğin rastlantısal olduğunu kabul
etmekle birlikte, bu gruplardan birisinin kendisini daha baştan Üçüncü
Enternasyonal’in oluşturulduğu zamanki komünist solun katı konumlarına
bağlılıkla tanımladığını tahayyül etmek güç değil. Fonolojik düzeye varıncaya
değin ( belli sözcüklerin telaffuzu, o telaffuzlara eşlik eden jestler,
örgütsel yapılar, solda sürdürülmesi gereken bağlaşmalarla ilgili anlayış tarzı
vs.) tüm aksiyomların benimsenmesi… Bu evren, tıpkı aşina olduğu bir nesnenin
yeri değiştirildiğinde güvenini yitiren, kavranılması güç ve güven tazeleme
gereksinimi içindeki saplantılı tipin evreni gibi, belli bir Ödipalizasyon
figürüne tekabül ediyor olabilir. Yinelenen figürlerle ve imgelerle bu
özdeşleşme Stalinizmi karakterize eden (onun ideolojisi istisna tabii) belli
bir tür etkililik elde etmek anlamına gelir. Diğer bakımdan, yöntemin genel
çerçevesi içinde kalmaya devam edilirken, “Yoldaşlar, düşman aynı fakat
koşullar değişti” şiarına adapte olunarak değişimi kabul edebilir hale gelinir.
Böylece küçük grup daha açık hale gelir. Bu bir uzlaşmadır. Başlangıçtaki
imgenin -yeni nosyonlar ilave edilerek muhafaza edilirken- üzeri çizilmiş olur.
Toplantıların ve eğitim oturumlarının ve tabii dışsal müdahalelerin de sayısı
artar. Zazie’nin dediği gibi, arzulayan irade yüzünden öğrenciler ve militanlar
bir şekilde rahatsız, huzursuz olurlar.
Son çözümlemede, bütün bu küçük grupçuklar esas olarak aynı
şeyleri söylerler. Ancak tarzları birbirlerinden çok farklıdır. Lider
tanımları, propagandaya bakışları, disiplin ve militanlarının sadakat, namus,
asketizm anlayışları kökten farklılıklar gösterir. Bütün bu kutuplaşmalar
toplumsal makinenin arzu ekonomisi didik didik edilmeden nasıl araştırılabilir
? Anarşistlerden Maoistlere, yelpaze hem siyasal hem de analitik olarak hayli geniştir.
Hatta grupçukların sınırlı alanı dışında bulunan ve neyi seçmeleri (solcu
hareketi mi, sendikal hareketi mi, doğrudan ayaklanmayı mı, yoksa kayıtsızlığı
mı ) gerektiğini bilmeyen insan kitlelerini bile bu yelpazeye dahil etmemiz
gerekir. Bu küçük grupçukların öğüten, bastırıp sıkıştıran makineler gibi,
arzuyu bastırıp ezmede oynadıkları rolü açıklamaya çalışmalıyız. Aslında, söz
konusu olan bir ikilemdir : ya toplumsal sistem tarafından kırılıp parçalanma
ya da daha önceden oluşturulmuş bu küçük kiliselerin yapılarına entegre olma.
Bu bakımdan, 68 Mayıs’ı şaşırtıcı bir biçimde açığa çıkartıcı bir işlev
görmüştür. Arzulayan iktidar öyle bir ivme kazandı ki, sonuçta bu küçük
grupçukları dağıttı. Sonradan, diğer baskıcı gruplarla birlikte düzeni restore
etme etkinliği içinde tekrar gruplaştılar : CGT (Komünist İşçiler Birliği), PC
(Komünist Partisi), CRS (İsyan polisi) veyahut Edgar Faure. Bunun provakatif
olduğunu söylemek istemiyorum. Elbette, militanlar polisle cesurca döğüştüler.
Fakat mücadele alanını, çıkarlar alanını bir yana bırakıp da, onların yerine
arzunun işlevini incelerseniz, belli küçük grupçukların gençliğe baskıcı bir
ruhla yaklaştıklarını görürsünüz. Yeniden kanalize edilmek üzere
özgürleştirilmiş arzuyu bünyelerinde içermeyi istemektedirler.
Actuel: Özgürleşmiş bir arzu ne demektir? Elbette bunun
bireysel ya da küçük grup düzeyinde taşıdığı manayı tahmin edebiliyorum :
sanatsal yaratım, veya camı çerçeveyi indirme, şunu bunu ateşe verme, hatta
basit bir sefahat hali, ya da tembelliğe vurarak her şeye cehenneme kadar yolun
var demek. Peki ya sonra ? Toplumsal bir grup ölçeğinde kolektif olarak
özgürleşmiş arzu ne anlama geliyor? Somut örnekler verebilir misiniz? Ve bunun
(eğer Foucault gibi terimi ret etmiyorsanız) “toplum bütünlüğü” bağlamında
ifade ettiği şey nedir?
F.G: Arzuyu, onun en kritik ve en keskin evrelerinden
birisinde, şizofrenin durumunda ele alıyoruz. Bu şizofren kilit altında
tutulan, ilaçlarla ve toplumsal baskıyla geri püskürtülmüş olan bir şizofrenin
ötesinde veya aşağısında bir şey üretebilen şizofrendir. Bize göre, bazı
şizofrenler arzuyu özgürce deşifre ederek doğrudan ifade ederler. Fakat arzu
ekonomisinin kolektif bir biçimi nasıl kavranabilir? Elbette lokal düzeyde
değil. Kendisini, birer birer kurtarılmış bireyler toplamı gibi, baskıcı bir
toplumun akışından korumuş küçük, özgürleşmiş bir topluluk tahayyül etmekte
ciddi müşküllerim var. Tersine, eğer arzu yeniden üretim mekanizmaları da dahil
bütünlüğü içinde toplumun dokusunu oluşturursa, o toplumda bir özgürleşme
hareketi “kristalleşebilir”. 1968 Mayıs’nda, ilk kıvılcımlardan itibaren lokal
çatışmalarla ayaklanma en sert biçimde, devrimci hareketle hiçbir ilgisi
olmayan (doktorlar, avukatlar ve tüccar gibi) grupları da kapsayacak şekilde,
tüm topluma yayıldı. Ateşle dolu bir ay sonrasında, haklar kazanıldı. Bu türden
daha derin patlamalara doğru gitmekteyiz.
Actuel: Kısa kutlama, savaş, ve kırım dönemlerinin, ya da
bir günlük devrimler döneminin ötesinde, tarihte çok etkili ve daha uzun sürmüş
arzu özgürleşmeleri olmuş mudur? Veyahut, tarihte bir son olduğuna inanıyor
musunuz? Yani, bin yıllık bir yabancılaşma döneminden sonra bir gün toplumsal
evrimin aniden nihai bir devrimle kesintiye uğrayarak, arzuyu sonsuza kadar
özgürleştireceğine inanıyor musunuz?
F.G: Ne biri ne öbürü. Ne tarihte nihai bir son, ne de geçici
bir aşırılık. Her uygarlık ve her devrin kendi hedefleri olmuştur. Bunların
zorunlu olarak ikna edici veya zorunlu olarak özgürleştirici olması
gerekmiyordu. Aşırılığa ya da kutlama momentlerine gelince, bunların artık pek
itibarı yok. Bir sorumluluk duygusuna sahip militan devrimciler vardır. Bunlar,
“devrimin ilk evresinde” aşırılığı onaylamakla birlikte , organizasyon,
işlevsellik gibi daha ciddi şeyleri içeren ikinci bir evrenin de bulunduğunu
ilave ederler. Arzu basit kutlama momentlerinde özgürleştirilmez. Les Temps
Modernes’nin Maoculara adanmış sayısında, Victor ile Foucault arasındaki
tartışmaya bakınız. Victor aşırılığı onaylar. Ama sadece “ilk evrede”. Ötekine,
yani ciddi işe gelince, Victor yeni bir Devlet aygıtının, yeni normların, halk
adaletine dayanan mahkemelerin, kitleler arasındaki ihtilâfları çözmeye
muktedir, onlara dışsal bir dava sürecinin, yani üçüncü bir tarafın
gerekliliğine inanıyor. Tabii, burada o bildiğimiz eski şemayı karşımızda
buluyoruz. Sentezler yapmak, partiyi bir embriyonik Devlet aygıtı olarak
oluşturabilmek için sözde avant-gardlığı kitlelerden ayrı tutarlar. Victor, iyi
eğitim görmüş, uyumlu işçi sınıfından insanları buralarda istihdam edeceklerini
söylüyor. Zaten nüfusun geri kalanı da güvenilmemesi gereken lümpen
proletaryadır (arzunun hep o eski mahkumiyeti). Bu ayrımlaştırmalar sadece
bürokratik bir kast sistemine hizmet etmek amacıyla arzuyu tuzağa düşürmek
anlamını taşır. Foucault bu üçüncü tarafı ret eder. Halk adaleti diye bir şey
varsa, kaynağının burası olamayacağını söyler. Onun bir mahkemeden
çıkamayacağını vurgular. Sonra da, “avant-garde/ proletarya/ proleter olmayan
plebler “ ayrımının özgün olarak burjuvazi tarafından arzu olgusunu ezmek ve
onu marjinalleştirmek için kitlelere empoze edilen bir ayrım olduğunu belirtir.
Bütün mesele Devlet aygıtı meselesidir. Arzuyu özgürleştirmek için Devlet
aygıtına dayanmayı gerekli görmek acayip. İyileştirilmiş ya da daha iyi bir
adalet istemek, iyi yargıçlar, iyi polisler, iyi patronlar, temizlikçi bir
Fransa istemek gibi bir şey. Ve sonra bize soruluyor : bir Devlet aygıtı
olmaksızın yalıtılmış mücadeleleri nasıl birleştireceksiniz? Devlet aygıtı
olmadan makine nasıl çalışır? Devrimin bir savaş makinesine ihtiyacı vardır.
Ama bu kesinlikle bir Devlet aygıtı değildir. Yine devrim kitlelerin arzularını
analiz edecek bir analitik güce de ihtiyacı duyar. Ancak bu kesinlikle dışsal
bir sentez mekanizması değildir. Özgürleşmiş arzu özel bireysel fantezi
açmazından kaçan bir şeydir. Arzuyu uyarlamak, toplumsallaştırmak, disipline
etmek gibi bir sorunu yoktur. Bununla birlikte, toplumsal gövde içindeki
sürecinin kesintiye uğramamasını ve böylece kolektif bir biçimde ifadesini
temin edecek şekilde ona kanca atar. En önemli şey, otoriter bir birlik değil,
ama bir tür sonsuz akın ve yayılmadır: okullardaki, fabrikalardaki,
hapishanelerdeki, bakımevlerindeki arzular. Bir yönetme, yönlendirme ve
bütünleştirme sorunu değil, aynı salınım düzleminde kanca atmaktır. Anarşinin
iktidarsız kendiliğindenliği ve bir parti örgütünün bürokratik ve hiyerarşik
kodlaması gibi iki alternatif arasında sıkışıp kaldığımız sürece, arzunun
özgürleşmesi gerçekleşmez.
Actuel: Kapitalizmin başlangıçta toplumsal arzuları
varsayabildiğini düşünüyorsunuz ?
G.D: Elbette, kapitalizm her zaman devasa bir
arzu-makinesiydi ve hâlâ da öyledir. Paranın akışı, üretim araçlarının akışı,
emek gücünün akışı, yeni pazarların akışı. Yani akış halindeki arzular.
Kapitalizmin, onun altyapısının ve ekonomisinin arzu olgusundan ne kadar
ayrılamaz olduğunu ve ne ölçüde arzunun kesişme noktalarında bulunduğunu fark
etmek için onun doğumuna katkı yapan olguları incelemeniz gerekir. Aynısı,
faşizm için de geçerlidir. O da baskı ve ölüm arzularını içeren “toplumsal
arzuları” varsayar. Hitler ve faşist makine insanların arzularını harekete
geçirmiştir. Sormak istediğiniz şey, kapitalizmin başlangıcında devrimci olup
olmadığı, sanayi devriminin toplumsal bir devrimi beraberinde getirip
getirmemiş olduğuysa, yanıtım hayır olacaktır. Hayır, sanmıyorum. Doğuşundan
itibaren kapitalizm vahşi bir baskıyla beraberdir. Başlangıcıyla birlikte,
iktidar organizasyonuna ve Devlet aygıtını oluşturmuştu. Kapitalizm önceki
toplumsal kodların ve iktidarların çözülmesine neden olur mu? Elbette. Ancak, önceki
rejimlerin çatlakları içinde, Devlet aygıtları da dahil, iktidar çarklarını
kurmuştur. Aslında her zaman bu böyledir. Bir toplumsal formasyon zuhur etmeden
önce onun sömürü ve baskı araçları hali hazırda orada mevcuttur. O an için
çarklar amaçsızca, boşa dönüp duruyor olsalar da, her zaman hedefi üzerinde
hızla ve tam kapasiteyle çalışmaya hazırdır. İlk kapitalistler önceki sistemin
çatlaklarından aşağı düşecek işçilerin üzerine çullanmak, üşüşmek için bekleyen
yırtıcı kuşlar gibiydiler. İşte, ilkel birikim denen şey tam da budur.
Actuel: Ben farklı düşünüyorum. Bana göre, yükselen
burjuvazi Aydınlanma devri boyunca kendi devrimin tahayyül edip,
hazırlamaktaydı. Burjuvazi eski rejimi sarsması, ona “şiddetli bir son”
hazırlamış olması dolayısıyla kendi kendisini devrimci bir sınıf olarak
görmekteydi. Köylülük arasında ve kırsal kesimde yer alan paralel hareketler şu
veya bu şekilde adlandırılabilirler, ancak burjuva devrimi burjuvazi tarafından
yapılmıştır (burada devrim ve burjuva terimleri birbirlerinden ayrı
düşünülemez). Bu yüzden, burjuvaziyi 19. ve 20. yüzyılların sosyalist
ütopyalarının bakış açısından yargılamak anakronik bir girişimdir.
G.D: Bu sözünü ettiğiniz şey de, Marksizmin belli bir türü
tarafından üretilmiş bildik bir şemaya dayanıyor. Buna göre, tarihin belli bir
noktasında, burjuvazi devrimciydi. Zaten tarihin bir burjuva devrimi
aracılığıyla kapitalist bir evreden geçmesi de zorunluydu. Tabii bu Stalinist
bir görüş açısıdır. Ciddiye alınmaması gerekir. Bir toplumsal formasyon kendi kendisini
tükettiğinde, her yana sızmaya başlar. Her türlü şey kendi kendisinin kodunu
çözer. Bir “yurtsuzlaştırma” olgusu olan feodal Avrupa’daki köylü göçleri gibi
her türden kontrol edilemeyen akış deveran eder. Burjuvazi ekonomik ve siyasal
yeni bir kod empoze ettiğinden, onun devrimci olduğu sanılır. Bu doğru
değildir. Daniel Guerin 1789 Devrimi hakkında hayli önemli şeyler söyledi.
Burjuvazi gerçek düşmanın kim olduğu konusunda hiçbir zaman bir yanılsama
içinde olmamıştır. Onun gerçek düşmanı önceki sistem değildi, önceki sistemin
kontrolünden kaçmış olanlardı. Ve burjuvazinin çabası kontrolü ve yönetimi
yeniden sağlamaktı. Burjuvazi iktidarını eski sistemin çözülmesine borçluydu.
Bu yeni iktidarını sadece diğer devrimcileri düşman görerek egzersiz edebilmiştir.
Burjuvazi hiçbir zaman devrimci olmamıştır. O devrim yapmamıştır. Devrim onun
için yapılmıştır. Halkın arzusunun devasa boyutlardaki kabarışı onun tarafından
çarpıtılmış, kanalize edilmiş ve bastırılmıştır. Sonuç olarak halk Valmy’de
kendi ölümüne yürümüştür.
Actuel: Verdun’da da kendi ölümlerine yürümüşlerdi.
F.G: Aynen öyle. Bizi ilgilendiren şey de bu zaten. Bu
püskürmeler, bu kalkışmalar, bu coşkular nereden kaynaklanmaktadır? Bunlar
toplumsal bir akılcılıkla, ortaya çıktıkları, iktidar tarafından yeniden
yönlendirildikleri, ele geçirildikleri momentle açıklanamaz. Bir devrimci durum
basit olarak belli bir momentteki çıkarların analiziyle açıklanamaz. 1903’te
Rus Sosyal Demokrat Partisi bağlaşıklar, proletarya örgütü ve öncülük rolünü
tartışıyordu. Devrim için hazırlanırlarken, 1905 olaylarıyla sarsıldılar. Ve
hareket halindeki bir trene atlamak zorunda kalmışlardı. O zaman anlaşılmaz bir
durum tarafından yaratılmış arzunun geniş bir ölçekte kristalleşmesi söz
konusuydu. 1917 için de aynı şey geçerlidir. Bu kez yine siyasetçiler giden
trene atlamışlardı. Fakat bu kez onun kontrolünü sağlayabilmişlerdi. Yine de
gerçekten kitlelerin çıkarlarını ve arzularını gerçekleştirmelerine olanak
verebilecek sovyet tarzı bir örgüt isteyen veya ona olan ihtiyacı dile getiren
devrimci bir eğilim mevcut değildi. Bunun yerine, siyasal örgütler denen ve
Enternasyonal’in 7. Kongresinde Dimitrov tarafından geliştirilmiş olan modele
göre işleyen (halk cepheleri ve sekter geri çekilmeler arasında gidip gelen) ve
her zaman aynı baskıcı sonuçları doğuran makineler devreye sokulmuştu. Biz bunu
1936’da, 1945’te ve 1968’de tekrar gördük. Bu kitlesel makineler,
aksiyomlarıyla, devrimci enerjiyi özgürleştirmeyi ret ettiler. Bu siyaseti
kabaca her hangi bir cumhurbaşkanının veya bir kilise görevlisinin siyasetiyle
karşılaştırmak mümkün – tabii ellerine kızıl bir bayrak tutuşturmak şartıyla.
Ve bizce bu, arzu karşısında, egoyu, bireyi ya da aileyi tahayyül etmenin derin
bir biçimi karşısında belli bir konum alışa tekabül eder. Buradan basit bir
ikilem de doğar: ya kolektif arzu ve devrimci örgütün kaynaşmasını
kolaylaştıran yeni tipte bir yapı bulacağız; ya da hali hazırdaki durumu devam
ettirip, bir baskıdan diğerine, Hitler ve Mussolini’yi bir şaka gibi önümüze
çıkartan faşizme gideceğiz.
Actuel: Öyleyse, hep ihanete uğrayan insanlığı ve toplumsal
hayvanlar olarak insan varlığını oluşturduğunu gördüğümüz derin ve temel
arzunun doğası nedir? Niçin kendisini her zaman egemen makinenin, aslında
aralarında özsel bir fark olmayan, muhalif siyasal partiler gibi, antinomik
makinelerinde gerçekleştirir? Bu arzunun sonuçsuz pür bir patlamaya veyahut
daimi bir ihanete mahkum olduğu anlamına mı gelir? Son bir soru: Tarihin bir
noktasında, özgürleşmiş arzunun kolektif ve sürekli bir şey olarak varolması
mümkün müdür? Eğer mümkünse, nasıl?
G.D: Eğer bu sorunun yanıtını bilseydik, üzerinde
tartışmamıza gerek kalmazdı. Gidip gereğini yapardık. Her neyse.. Felix’in
dediği gibi, devrimci örgütün bir Devlet aygıtı değil, bir savaş makinesi
örgütü olması gerekir. Dışsal bir sentez yapma gayesindeki bir örgüt değil,
analizci bir örgüt olması gerekir. Her toplumsal sistemde kaçış hatları olduğu
gibi, bu hatları tıkayan, kesen hatlar da bulunur. Veyahut (aynı şey olmamakla
beraber) onları ortaya çıkmaya hazırlanan yeni bir sisteme entegre eden, onun
içinde yönlendiren, durduran embriyonik aygıtlar vardır. Ben şahsen haçlıların
bu perspektiften analiz edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat kapitalizmin
her bakımdan çok özel bir karakteri var. Onun güçlüklere yo açan kaçış hatları,
aynı zamanda, onun işleyiş koşullarıdır. Kapitalizm her akışın (zenginliğin
akışı, emek akışı, dil akışı, sanatsal akış vs) kodunun genelleşmiş bir ölçekte
çözülmesi üzerinde kurulur. Kendisi kod yaratmamıştır. Ekonomisinin temeli
olarak akışın çözülen kodlarının bir tür muhasebesini, bir aksiyomunu
yaratmıştır. Kaçış noktalarını düğümler ve yoluna devam eder. Daima kendi
sınırlarını genişletir, ve kendisini her zaman sınırlarında bulunan yeni kaçış
yolarını tıkaması, onları bir kez daha geri itmesi gereken bir durum içinde
bulur. Temel sorunlarından hiçbirisini çözmemiştir. Hatta bir ülkedeki parasal
artış konusunda bile, ancak bir yıllık bir süre için öngörüde bulunabilir.
Kendi sınırlarını sürekli aşar ve hep daha uzaklara doğru gider. Üretimi,
toplumsal yaşamı, demografisi, Üçüncü Dünya’daki periferisi , iç bölgeleri vs
bakımından kendi kendisini alarm veren durumlar içine sokar. Her yanından gedik
verir. Sistemin sürekli yer değiştiren sınırlarından sızıntılar eksik olmaz. Ve
hiç kuşkusuz, devrimci kaçış (Jackson’nın “ kaçmayı bırakmadım ama kaçarken de
hep bir silah aradım” derken sözünü ettiği aktif kaçış), diğer kaçış türleriyle
(şizo kaçış, uyuşturucu yoluyla kaçış) aynı şey değildir. Marjinal grupların
karşı karşıya olduğu sorun, bütün bu kaçış hatlarının devrimci bir düzlemde
birbiriyle bağlantısını sağlamaktır. Öte yandan, kapitalizmde bu kaçış hatları
yeni bir karakter kazanırlar. Yeni bir tür devrimci potansiyel oluştururlar.
Gördüğünüz gibi, umut var.
Actuel: Biraz önce haçlılardan söz ettiniz. Sizce bu olgu,
kolektif şizofreninin Batı’daki ilk dışavurumlarından bir tanesi midir?
F.G: Haçlı hareketi gerçekten de sıradışı bir şizofrenik
hareketti. İnsanların çok müşkül durumda oldukları, büyük bölünmeler içinde
hayatlarından bezmiş bir halde yaşadıkları bir dönemde her yanda kendiliğinden
vaizler zuhur etmiş, etraflarına binlerce insan toplamışlar, içinden geçtikleri
köyleri viraneye çevirmişlerdi. Ancak bu gelişmeden sonradır ki, çok ürkmüş
olan papalık devreye girme gereği duymuş, bu başı boş hareketi Kutsal
Topraklara doğru yönlendirmiştir. Bu stratejinin iki avantajı olmuştur :
başıboş dolaşan bu çeteler baştan savılmıştı. Ve Yakın Doğu’da Türkler
tarafından tehdit edilen Hıristiyan ileri karakollarına destek olunmuştu.
Tabii, her zaman işe yaradığı söylenemez. Venedik Haçlıları İstanbul’da yara
aldı. Çocuk Haçlılar Güney Fransa’ya doğru yöneldiler, ve böylece halkın onlara
duyduğu sempatiyi hızla yitirdiler. Bütün köyler bu “haçlı” çocuklar tarafından
ele geçirilip, yakıldı. Sonunda düzenli ordular gelip bunları kuşattılar.
Kimileri öldürüldü, kimisi köle olarak satıldı.
Actuel: Hippi kolonileri, fabrikalardan ve ofislerden kaçan
yol-üstü toplulukları gibi çağdaş hareketlerle bu haçlılar arasında bir
koşutluk görüyor musunuz? Bu hareketleri de koordine edecek bir papa var mı?
Bir İsa- devrimine ne dersiniz?
F.G: Hıristiyanlığın müdahalesi anlaşılmayacak bir şey
değildir. Zaten bunun – Avrupa ve Fransa’da o denli olmasa da- özellikle ABD’de
bir ölçüde bir gerçeklik haline gelmiş olduğu söylenebilir. Doğacı hareketin
altında da gizil bir müdahale görebilirsiniz. Onlara göre, üretimden vazgeçip,
kentsel alanların dışında küçük bir toplum kurabiliriz. Sanki böylece
kapitalist sistemin kuşatmasından, damgasından kurtulmak mümkünmüş gibi.
Actuel: Bizimki gibi bir ülkede kiliseye ne rol
atfedilebilir? Kilise 18.yüzyıla kadar Batı uygarlığında iktidarın
merkezindeydi. Ulusal devlet ortaya çıkana kadar toplumsal makineyi
yapılaştırmıştı. Teknokrasi bugün onu eski işlevinden yoksun bıraktı. Dümensiz
bir gemi gibi akıntıyla sürüklenip gittiği görülüyor. Bugün kilisenin
Katolikliğin ilerici akımlarının baskısı altında, belli siyasal örgütlerden
daha az itirafçı olup olmadığı sorulabilir.
F.G: Ya ekümenizm? Kilisenin ayakları üzerinde durma, yere
basma şekli değil mi? Kilise hiçbir zaman güçlü olmamıştır. Bir kilise
teknokrasisi mevcutken, kilise ve teknokrasiyi karşıtlaştırmak için bir neden
yoktur. Hıristiyanlık ve pozitivizm tarihsel olarak her zaman iyi ortaklar
olmuşlardır. Pozitif bililerin gelişmesinin arkasında Hıristiyan bir motor
vardı. Tabii ki psikiyatrın rahibin yerini aldığı söylenemez. Polis için de bu
söylenemez. Her zaman baskı için kullanılacak birileri vardır. Bugün
Hıristiyanlıkta köhnemiş olan onun iktidar organizasyonu değil, ideolojisidir.
Actuel: Kitabınızdaki başka bir konu hakkında konuşalım:
psikiyatri eleştirisi. Fransa’nın halen lokal düzeyde psikiyatrinin gözetimi
altında olduğu söylenebilir mi? Bu etki hangi noktalara kadar genişleyebilir?
F.G: Psikiyatrik hastaneler özsel olarak devlete dayanırlar.
Yani bürokratik kurumlardır. Psikiyatrlar da memur ya da bürokrattırlar. Uzun
bir süre Devlet bir zor siyasetini tatbik etmekle yetinmişti. Hemen hemen bir
yüzyıl boyunca başka bir şey yapmamıştı. Devletin endişe belirtileri ancak
Kurtuluş sonrasında ortaya çıkmıştır. Bundan sonradır ki, psikiyatrik devrim
gerçekleşmiş, hastaneler açılmış, ücretsiz tedavi, kurumsal psikoterapi
başlamıştır. Bütün bunlar büyük ütopyacı “lokalleşmiş” tıbbi bakım siyasetinin
oluşturulması için güdüleyici bir rol oynamıştır. Bu siyasete göre, kapatılan
hasta sayısı azaltılacak, psikiyatr timleri, dağ bayır dolaşan misyonerler gibi
halkın arasına gönderilecekti. Ancak bu reform insanlara yeterince inandırıcı
gelmediğinden, onu uygulayacak irade de mevcut olmadığından rafa kaldırıldı.
Bugün –en azından- resmi ziyaretler için açık tutulan birkaç model servisle,
nispeten azgelişmiş bölgelerde, kıyıda köşede kalmış bir hastane halen mevcut
olabilir. Şimdilerde, boyutları itibariyle üniversite kriziyle kıyaslanabilir
olan, büyük bir krize, ( donanım, personel eğitimi, terapi vs gibi) her düzeyde
bir felakete doğru gitmekteyiz.
Çocukların kurumsal gözetlenmesi alanında büyük başarılar
var. Bu kurumlarda inisiyatif Devlet yapısından ve finansmanından kurtulmuş,
çocuk koruma ajansları, ebeveyn dernekleri gibi değişik derneklere geçmiştir.
Bu tür kuruluşlar çoğaltılmış ve sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınmıştır.
Çocuk henüz erken yaşta bir psikiyatrlar ağı içine alınıyor ve ömür boyu
izlenebiliyor. Bu tür çözümler yetişkin psikiyatrisi alanında da uygulanabilir.
Mevcut açmaz karşısında, Devlet bu kurumları ulusal olmaktan çıkartacak,
yerlerine 1901 yasasıyla yönetilen ve siyasal iktidar ve muhafazakâr aile
grupları tarafından manipüle edilmesi çok muhtemel olan kurumları ikame etmeye
çalışacaktır. Eğer hali hazırdaki kriz, sahip olduğu devrimci potansiyeli açığa
çıkartmazsa, Fransa’nın psikiyatrik olarak gözetlenmesine doğru gideceğiz
demektir. En tutucu ideolojiyi her yana yayılıyor. En Ödipal kavramlar en yavan
halleriyle ortalıkta dolaşıyor. Çocukların koğuşunda, çocuklar müdüre “amca”,
hemşireye de “anne” diyorlar. Hatta oyun gruplarının “maternel” bir ilkeyi,
atölyelerin ise “paternel” bir ilkeyi izlediklerini bile duydum. Hastane açtığı
için gözetleme psikiyatrisi ilerici görünür. Eğer bunlar çevrenin
gözetlenmesini ima ediyorlarsa, dünün kapalı akıl hastanelerini yitirmiş
olduğumuza üzüleceğiz. Aynı psikanaliz gibi. Kapalı duvarların dışında çalışır,
ama baskıcı bir aygıt haline geldiğinde çok kötü ve çok tehlikelidir.
G.D: Şu vakayı dinleyiniz. Bir kadın konsültasyon için içeri
girip, müsekkin kullandığını ifade ediyor. Bir bardak su rica ediyor. Sonra da
şöyle diyor:“ Biliyor musunuz, ben kültürlü bir kadınım. Üniversite bitirdim.
Okumayı severim ama aniden ağlamanın önüne geçemiyorum. Şimdi bütün zamanım
ağlamakla geçiyor. Metroya tahammül edemiyorum… Ve sonra bir şey okurken hemen
ağlamaya başlıyorum… TV seyrediyorum. Vietnam’dan görüntüleri görüyorum.
Dayanamıyorum… “ Doktor çok şey söylemiyor. Kadın devam ediyor : Bir müddet
Direniş Hareketi’nde çalıştım. Bir posta kutusu işlevi gördüm.” Doktor
açıklamasını ister. “ Elbette. Özür dilerim, anlamıyorsunuz, öyle değil mi? Bir
kafeye girer ve sorardım : Rene için bir şey var mı? Sonra onlar da bana
göndermem için bir mektup verirlerdi.” Doktor ‘Rene’ yi duyduğunda uyanır ve
sorar : “Niçin Rene dediniz?” İlk kez bir soru sormuştu. Bu noktaya kadar kadın
metrodan, Vietnam’dan, Hiroşima’dan söz etmekteydi. Bunların onu nasıl etkilediğini,
etkisini bütün vücudunda hissettiğini, ve kendisinde nasıl ağlama ihtiyacı
doğurduğunu dile getirmekteydi. Ama doktor sadece şunu dedi: “ Bir dakika, bir
dakika, ‘Rene’ dediniz. ‘Rene’ sizin için ne ifade ediyor? “ ‘Rene’ ismi
aslında birinin yeniden doğuşunu (re-né) ima eder. Rönesans (Renaissance),
Resistance (Direniş). Ancak bu sonuncusu doktor için bir anlam ifade etmiyor.
Sadece bir evrensel şemaya, bir arketipe uygun düştüğü için Rönesans üzerinde
duruyor. “Siz yeniden doğmak istiyorsunuz” diyor. Doktor dayanaklarını
bulmuştur artık. Sonunda izlere ulaşmıştır. Ve kadını anne ve babası üzerine
konuşmaya yönlendirir.
Kitabımızın özsel konusu budur ve çok somuttur. Psikiyatrlar
ve psikanalizciler hezeyan hiç dikkat etmemişlerdir. Sadece hezeyan halindeki
birini dinlemeyi yeterli görürler. Onu endişelendiren Ruslardır, Çinlilerdir.
Ağzım kurudu. Metroda eşcinsel bir ilişkiye maruz kaldım. Her yerde mikroplar
ve spermatozalar var. Franco’nun hatası. Yahudilerin hatası. Maoistlerin
yüzünden. Hezeyanları bütün bir toplumsal alanı kapsar.
Niçin bu onun cinselliğiyle ilgili olmasın, bir Çinliyle,
Beyaz veya Siyahi biriyle ilişkisine delalet etmesin ki? Veyahut, uygarlıklara,
Haçlılara, metroya?.. Psikiyatrlar ve psikanalizciler bunları hiç duymazlar. Konumları
savunulamaz olduğu ölçüde, savunmadadırlar. Prefabrike ifadelerle bilinçaltının
içeriğini ezmeye çalışırlar. “Hep Çinliden söz ediyorsun. Ya baban- baban Çinli
değildi, öyle değil mi? Öyleyse, sevgilin Çinli değil mi? “ Angela Davis
davasında yargıcın yaptığı türden baskıcı bir iş. O davada yargıç “ bu kızın
davranışları sadece aşık olmuş olmasıyla açıklanabilir” diyerek kestirip
atmıştı. Ama tersine, Angela Davis’in libidosu devrimci ve toplumsal bir libido
değilse, neydi? Devrimci olduğu için aşık değil miydi?
Psikiyatrlara ve psikanalizcilere şunu söylüyoruz: hezeyanın
ne olduğu konusunda bir fikriniz yok. Onu tamamen yanlış bir şekilde ele
alıyorsunuz. Kitabımızın anlamı şudur : çok sayıda insanın bütün bir kuşağın
her derde deva şemalarıyla (Ödip, imgesel, simgesel iğdiş edilme vb) beslendiği
o psikanalitik makinenin artık çalışmadığını düşündüğü bir aşamaya geldik. Söz
konusu şemalar her ruhsal bozukluğun toplumsal, siyasal ve kültürel içeriğini
sistematik olarak yok etmektedirler.
Actuel: Kapitalizm ve şizofreniyi ilişkilendirmek
kitabınızın temelini teşkil ediyor. Diğer toplumlarda da şizofreni vakaları var
mı?
F.G: Özgün olarak bir kaçış, bir dışarı sızma olarak
kavranılan şizofreni kapitalist sistemden ayrılamaz. Nev-i şahsına münhasır bir
hastalık. Öteki toplumlarda kaçışın ve marjinalliğin farklı görünümleri vardır.
İlkel denen toplumlardaki a -sosyal birey kapatılmaz; hapishane ve akıl
hastanesi nispeten yeni nosyonlardır. Onlar köyün kıyısına itilir, sürülür ve
(komşu köye entegre olmazlarsa) orada ölürlerdi. Bundan başka, her sistem kendi
hastalıklarını da beraberinde getirir: İlkel denen toplumların histerisi; büyük
İmparatorluklarda paranoid-depresifler… Kapitalist ekonomi kod çözerek,
yurtsuzlaştırarak işler. Kendisine özgü aşırı hastalıkları var. Örneğin, kendi
kodlarını çözen ve kendilerini son sınıra kadar yurtsuzlaştıran şizofrenler.
Tabii bu sistemin aşırı sonuçları ve devrimcileri de var.
* Gilles Deleuze, Desert
Islands and other texts 1953-1974, Semiotext(e), New York: 2004
Kaynak: http://www.kamilpark.com/?p=59
Kaynak: http://www.kamilpark.com/?p=59
Yorumlar
Yorum Gönder