Ana içeriğe atla

Politik Entelektüellere Bir Soru - Jean-François Lyotard

İşte size bir soru politik entelektüeller: Neden proleteryanın üstüne bu kadar düşüyorsunuz? Neye acıyorsunuz? Bir proleterin sizden nefret edeceğini biliyorum, siz nefret etmezsiniz çünkü siz burjuvasınız, pürüzsüz ellere sahip imtiyaz sahiplerisiniz, sizin söylenmesi gereken tek önemli şeyi söylemeye cesaretiniz yok, sermayenin bokunu, malzemelerini, metal çubuklarını, polisitrenlerini, kitaplarını, sosisli böreklerini yutmaktan, bunlardan tonlarcasını çatlayıncaya kadar yemekten keyif alınabilir -işte bunu söylemek yerine, kapitalistleşmişlerin, elleriyle, kıçlarıyla, kafalarıyla çalışanların arzusunda neler olup bittiğini söylemek yerine gidip akıl hocalığı, pezevenk hocalığı yapıyorsunuz, öne doğru atılıp şöyle diyorsunuz: İşte, işte bu yabancılaşma, hiç hoş değil, dayanın, sizi kurtaracağız, sizi bu çok fena kölelik duygusundan özgürleştirmeye çalışacağız, size saygınlık kazandıracağız. Ve bu şekilde kendinizi en rezil tarafa, bizim kapitalistleşmiş arzumuzun tamamen göz ardı edilmesini, yasaklanmasını, sekteye uğramasını arzuladığınız en ahlakçı tarafa yerleşiyorsunuz, günahkârların yanında olan rahipler gibisiniz, köle yoğunluklarımız sizi korkutuyor, kendinize şunu demek zorundasınız: Buna katlanmak için kim bilir ne kadar acı çekiyorlardır! Ve bizler, biz kapitalistleşmişler elbette acı çekiyoruz, ama bu demek değil ki keyif de almıyoruz, inandığınız şey bizim için neye deva olabilir? Neye? Bizi daha fazla iğrendirmeyin. İyileştirici olandan ve onun ilacından korkuyoruz, sizin en aptal şey diye yargıladığınız niceliksel aşırılıklar içinde infilak etmeyi tercih ederiz. Ve isyan etmek için de kendiliğinden kalkışmamızı beklemeyin.

J-F. Lyotard, Libidinal Ekonomi, Hil Yay., Çev: Emre Sünter, sf: 155-156

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Hüzün geriye kalandır. Biraz blues dinleyin benim için…

Sık sık ölümün bilgisine asla sahip olamayacağımızı, çünkü asla tecrübe edemeyeceğimizi hatırlatırdı Ulus. O nedenle ancak bir başkası aracılığıyla tecrübe edebiliriz ölümü, başkasının ölümüyle bilmeye çalışabiliriz. Herkes bir şeyler yitirdi Ulus'un aramızdan ayrılmasıyla. Kimi anlaşılmaz ama değerli bulduğu bir yazarı hatırladı, kimi bir özgürlük hayaletini, kimi bir güzel meleği, kimi kendini özür borçlu hissettiği bir dostunu. Bir başkasının ölümü, yitirilenin bilgisi, yitimin hatırlattıkları... Biz ise onu kaybettiğimiz gerçeğinin ağırlığı yavaş yavaş üzerimize çökerken, bırakın anlamayı, tecrübe ettiğimiz yitimi tarif etmeye çabalamaktan bile aciz hissediyoruz. Ulus bir başkası degildi bizim için, bedenimizin bir parçasıydı. Kendimizi eksilmiş, azalmış, kırılmış hissediyoruz. Yokluğu bizi suskunlaştırıyor... Suskunluğu kabullenebiliriz, sessiz kalmayı biliriz, derdimiz bu değil. Şu an sözümüz yok ama, nasıl olsa kendi geçmişimize her baktığımızda onu da göreceğiz....

Köksap Nedir? - Felicity J. Colman

Köksap, nesnelerin, mekânların ve insanların en farklı ve en özdeş olanları arasında meydana gelen bağıntıları tanımlar; insanları birbirine bağlayan tuhaf olay zincirleri gibi: “ayrılığın altı adımı” [1]  hissi, “daha önce de buradaydım sanki” duygusu ve bedenler düzenlemeleri. Deleuze ve Guattari’nin “köksap” [ rhizome ] kavramı, “rhizo”nun biçimleri kombine etmek anlamına gediği ve biyoloji terimi olan "rhizome"un, kendini yatay yumru-biçimli kökü boyunca yayabilen ve yeni bitkiler geliştirebilen bir bitki formunu betimlediği etimolojik anlamından çekip çıkartılır. Bu terimin Deleuze ve Guattari’deki kullanımında köksap, şebeke biçimli, ilişkisel ve çapraz bir düşünme sürecini ve bu haritanın sabit bir varlık olarak inşasını "takip etmeyen" bir var olma biçimini haritalayan bir kavramdır (D&G 1987: 12). Kökenleri ile tek tek temellerinin izini süren bedenler ile fikirlerin düzen verilmiş soyları "ağaç biçimli düşüncenin" formları görülür ve epistem...

"Yeryüzünün Lanetlileri"ne Önsöz - Jean Paul Sartre

Frantz Fanon Çok uzun olmayan bir zaman önce yeryüzünde iki milyar insan vardı, bunların beş yüz milyonu insandı, bir milyar beş yüz bini de yerliydi. Sözü birinciler söylüyor, ötekiler de öğrenince taklit ediyorlardı. Bu iki kesim arasında küçük devletlerin kralları feodaller, baştan aşağı uyduruk bir burjuvazi aracılık işlevi görüyordu. Sömürgelerdeki gerçek çıplaktı: “Metropol”ler onun giysili olmasını istiyorlardı, yerlinin onları sevmiş olması gerekiyordu. Onlar bir tür anneleriymişçesine Avrupalı elit bir yerli elit oluşturmaya girişti, ergenlik çağındaki gençler seçiliyordu, bunların alınlarına kızgın demir ile Batı kültürünün ilkelerinin damgası basılıyordu, ağızlarına ses çıkartmayı engellemeyen tıkaçlar, dişlere yapışan ve dili hamur çiğnemiş gibi yapışkan kılan büyük sözcükler tıkılıyordu. Bu, sona erdi. Ağızlar kendi başlarına açıldılar, sarı ve siyah sesler yine insancıllıktan söz ediyorlardı fakat artık konu bizim insancıl olmayışımızdı. Biz bu sevimli sert ele...